her doz yüksek düzeyde farkındalık yaratıcı etkiye sahiptir. doza bağlı olarak bilinçaltı ve üstünde tahriş ve yanmalara sebebiyet verebilir. DİKKAT! çok yazılı, az resimli, çok sıkıcı, az gerekli içerik ihtiva eder. Follow @paktin Follow @oynakbeyi Follow @sutkutusu
Text
Pinochet öldü; kalan sağlar kimindir?
[Aşağıdaki yazı, 2006 yılının son ayında Yeni Harman Dergisi için yazdığım bir yazı. Kaddafi’nin öldürüldüğü bugünde hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Bir sonraki yazı da Saddam’ın ölümünden sonra yazılmış bir yazı olacak.]
—-0—-
General Augusto Pinochet Ugarte’nin ölümünden beri aklımda olan bir soru var: Biri gitti, kalan sağlar ne olacak? Onu diktatör olarak tanımlarken, diktatör olarak tanımlamadıklarımız ne olacak? İnsan isimlerini yaftalamak bu kadar kolayken insan isimlerini sadece ufak piyonlar olarak kullanan İnsanlık Tarihi içerisinde derinlemesine yer etmiş, kötüye kullanılan Macchiavellici iç güdüyü medeniyet denilen tek dişi canavara çevirdiğimiz aşikarken; medeniyet ve sanal demokrasinin salyalarımızı nasıl akıttığını Pavlov hayatta olsaydı da inceleyebilseydi.Kahraman-Diktatör-Terörist hemen hemen aynı eylemleri yapan benzer durumları nitelerken hakim görüş ile aralarındaki açı ile ters orantılı olarak çok farklı anlamlara gelebiliyorlar. Dünya gerçekten ilginç bir yer.
—-0—-
General Augusto Pinochet Ugarte, 10 Aralık 2006’da bizim içerisinde var olduğumuz dünya ile ilişiğini kesmiş bulunmaktadır. O gitti. Bizler kaldık. Kalan sağlar bizimdir. O gittiğinden beri bu adam hakkında ne yazabilirim diye düşünüyorum. Düşünüyorum. Düşünürken yollar teptim, dere tepe aştım. Belki tebdil-i mekanda ferahlık vardır diye aşrı aşrı memleketlere gittim. Gittiğim her yer, gördüğüm herkes mutlak bir duyarsızlık içerisinde duyargalaşmış, kemikleşmiş yapıları içerisinde insanlıktan çıkıp makineleşmesinin, insanın vücudundan arınmasının, bir yandan da vücuduna tamah etmesinin ayyuka çıktığı bir kavramsal bir dünyayı sanal olarak kemikleştirmişlerdi. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Anti-Oedipus isimli kitaplarında belirttikleri gibi insanlar “arzu eden makine”lere dönüşmüşler ve her yanımız alışveriş merkezi, tüketim cenneti olmuş. İnanır mısınız Pinochet’in ölüsü biraz soğusun onun t-shirtleri [ingilizce terim], şapkaları, çeşitli oyuncak bebekleri ve diğer hediyelik eşyaları da bu arzu eden makinelerin beğenisine sunulacaktır. Sonra döndüm içime baktım. İçimde konuyla ilgili bakacak pek bir yer yoktu, ben de Pinochet idim. Trenin yemekli vagonuna oturmuş kendimin de bir Pinochet olabileceğini düşünürken karşımdaki adama bir baktım: o da Pinochet idi. Yanımdaki, arka masamdaki, hatta kondüktör bile – şanslıyım ki bir biletim vardı.
Oturdum sözü geçen adamı araştırdım ama sizlere bu araştırmalarımdan söz etmek istemiyorum. Herkes üç aşağı beş yukarı bu adamın kim olduğunu, neler yaptığını ve nasıl yerilebileceğini bilir. Bunu yapmamın pek bir ehemmiyeti olacağını sanmıyorum. Onun yerine diktatörlük ve katliam ile kemikleştirilmiş bir isim olan, hatta kavramlaşacak olan bu Pinochet ismi üzerinden insanlık gerçeğini irdelemek isterim.
Dünya ilginç bir yer. Önceleri olayları ve olguları yargılardım, şu iyidir şu kötüdür diye sınıflandırırdım: “İnsanca olması gerektiği gibi nasıl olmaz, nasıl olmaz?” diye üzülürdüm. Sonra, insanlardan kaçtım. Kendimi, kendi içime kapadım. Kapalı bir kutu, Pandora’nın Kutusu gibi dolaştım insan içinde. İnsan içinde dolaştım. İnsan içimde dolaştım. Her an sonsuz kötüyü dışarı akıtmaya hazır. İnsanları içimde sorgulamaktan vazgeçtim. Kendim, insanlık adına kendime hesap vermekten bıktım. Mantıklı bir cevap verememekten bıktım. İnsan, içimde patladı, cerahat her yanıma dağıldı. Sonunda insan olmaktan, insani olmaktan ve hesap vermekten vazgeçtim. Böylece, her şey yoluna girdi.
“Yoluma girdin!” diye hönkürdü yandaki arabanın şoförü ve irkildim. Kim? Kimin yolu? Yol kime ait? “Cevap verme. Cevap verme!” diye telkin ettim kendimi ———————————› “Köfte ister misin?” dedi yemekli vagonda karşımda oturan adam. İki kıta ötede kendi dünyası içerisinde kendi bildiğini okuyarak insan yaşamına kastetmiş ve bir ülkenin hayatına 17 sene boyunca hükmetmiş bir adam ölmüş. Ben, bir trenin yemekli vagonunda bununla ilgili bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Karşımdan birisi köfte ile varlığıma müdahale ediyor. Peki, bu iyi niyetli bir diktatörlük değil midir? Bu adamın Pinochet olduğu konusunda yanılmamışım. Kafamı sallıyorum ve kendi dünyama geri dönüyorum ———————————› Önümdeki sayfa ile ilişkimiz bozulmuş. Artık yüzeyine kara lekelerimi bırakmamı istemiyor sanki. Neyse, gerçek dünyaya geri döneyim o zaman ———————————› Adam sigara uzatır. Ben alırım. Yakar ve konuşmaya başlarım “Memleket Ankara mı abi?”
“Ben Erzurumluyum.” Erzurumlu Pinochet. Biramı bitirip bir dahaki denemeyi yapacağım zamana kadar kara kaplı defterimi ve karalar bağlamış yüreğimi ortadan kaldırıyorum.
Geçenlerde teyzeme Pinochet hakkında ne düşündüğünü sordum. Bana: “Aslında bu sadece isimlerle ilgili bir durum değil. Her yerde diktatörler var. Sadece bunların bazıları gizli bazıları aleni diktatörler.” dedi. Düşündüm de haklıydı. Che’yi seven insanlar, Pinochet’ten nefret ediyorlar -hatta bir noktada ne kadar aksine söylemlerde bulunsalarda eylemsel olarak Bush’un politikalarını olumluyorlar- ve kendi diktatörlerinin eylemlerini mantığa bürüyecek açıklamalar bulmaya çalışıyorlar.
Hadi yöresele inelim, küresele çıkalım: Osmanlı İmparatorluğu’nun eylemlerini soykırım olarak kabul etmeye çalışan romantik Fransa’nın Cezayir’de yaptıklarını nasıl göz ardı ederiz? Küba’da Castro, Libya’da Kaddafi, Irak’ta Saddam, Irak’ta Bush, şurada bu, burada benim yaptıklarını aynı perspekiften incelersek dünyada diktatör denmeyecek adam kalmaz. Günlük hayatınıza bakarsanız demokrasinin zaten ne kadar gerçekdışı –başka bir deyişle hipergerçek, bkz: Jean Baudrillard- bir yönetim, ne kadar sanal bir olgu olduğunu idrak edersiniz. Ama eskilerden ünlü bir reklam sloganından alıntı yaparak: “İnsan görmek istediğini görür!” demek istiyorum. O yüzden pek de bir şey göremez aslında. İnsan kendi değer yargılarını diğerlerine empoze etmekten ne zaman vazgeçerse –hiçbir zaman- işte o zaman diktatörün ölümünden bahsedebiliriz. Dikkat ettiğiniz zaman tarih içerisindeki eylemlerin çoğunun nitelik olarak birbirine çok benzediğini görürsünüz. Başka bir deyişle, bugün kahramanlık olarak görülebilen bir durum geçmişte yapılsaydı dünyaları yerinden oynatabilecek bir askeri, siyasi edepsizlik olarak görülebilirdi ya da geçmişte kahramanlık olarak görülmüş bir durum günümüze geldiğimizde artık kavramsal olarak karalanmış ve insanlık ayıbı olmuş olabiliyor. Bu açıdan, Spartaküs İsyanı’nı, Hassan Sabbah’ı, Conquistadore’ları veya beğendiğiniz herhangi başka bir olayı örnek olarak evde kendiniz irdeleyebilirsiniz.
Diğer taraftan, Saddam Hüseyin’in şu anda tutuklu olması ve insanlık suçu ile yargılanmasının yanında, Pinochet’nin yakalanmasına rağmen yargılanmaması, yargılanacağı zaman ise sadece “vergi kaçırmak” ile ilgili bir suçlama ile karşı karşıya kalması, yaş haddinden ve sağlık durumundan dolayı yargılanmaması apayrıca beni yine insanlık ve politika hakkında derin düşüncelere gark eden ironik durumlardır. Bunların dışında, Hitler’in dünyanın en kötü en iğrenç diktatörü olarak kabul edilmesi ve bu çeşit diğer diktatörlerin ise korkuyla karışık saygı gösterilerek yaşamlarını idame ettirmeleri arasındaki fark da gayet ironiktir. Güç sahibi olanlar eylemlerini yaptıkları surette olumlanarak karşılanırlar. Düzenin sahibi olanlar yaptıklarını mantığa bürüyebilirler ve bunlardan ötürü saygı görürler. Güç her zaman saygıyı beraberinde getirir. Sonra bu güç sahipleri güç odaklarındaki yerlerinden ayrıldıktan sonra farklı bir görüş güç odağı olduğunda bu kahramanlık veya mantıklı edimler tersine çevrilir ve devlet aygıtları bu sefer de eskiden propagandasını yaptıkları şeylerin anti-propagandası oluverirler. Tam tersi de mümkün. Yukarıda sözünü ettiğim Saddam gibi; tarihte Jean D’arc ve Geronimo; Hollywood’da William Wallace gibi…
Kahramanlıkla diktatörlük arasında –hatta bunlara teröristliği de ekleyebiliriz- ince bir çizgi var sanırım ve bu çizgi üzerinde yürümek her babayiğidin harcı değildir ve hatta en babayiğidin hiç harcı değildir. Devlet aygıtları ile aranızdaki açıyla ters orantılı olarak tanımlanış biçiminiz değişir. Bunlara uluslararası politika araçları da eklenince bu durum iyice karmaşık bir hal alır. Bir arkadaşım ile yaptığımız sohbetlerden birisinde insanlık, insaniyet ve samimiyet ile ilgili konuşurken konumuza Hitler de konuk sanatçı olarak katılmıştı. Burada sözünü etttiğimiz şey biraz Macchiavellici yaklaşımla aslında insanların -arada sırada kendilerinden halk olarak söz ettiğimiz insan güruhunun- yönetimi için bazı noktalarda dayatmanın ve didaktizmin şart olmasıydı. Bu yönlendirmeleri yapan insanlardan bir demet örnek ile sohbetimizi şenlendiriyorduk. Ghandi’nin “pasif direniş”ini yerel halka nasıl kendi başını ortaya koyarak kabul ettirdiğinden -burada halkın kendilerini biraz daha önemsemesi için kendini güç durumlara sokmasını niteleyince didaktizmi görebilirsiniz-, Napoleon’un nasıl Mısır’a kadar gittiğini, bütün bir Türk tarihinin gelişimini, Uzak Doğu yönetim kültürünü, A.B.D.’nin bütün eylemlerini demokratize eden ve mantığa bürüyen olumlama sistemini, Birinci Dünya Ülkelerinin Kolonileşme sürecinde yerel halklara yaptıkları, Güney Amerika’da Conquistadore’ları, Orta Doğu ve Arap tarihini ve daha bir çok şeyleri konu ederken Hitler’in de kenardan gizlice bize seslenmemesi biraz abes oldu. Biz bütün bunlardan bir bar kanepesinde bahsedebilirken, Hitler’in kanepenin kenarından sinsice görünmesi ne kadar acıydı bilir misin sayın okuyucu?
Hitler’i de oturttuk sohbetimizin ana fikrine ve konuşmaya devam ettik. İrdelediğimiz şey: Diktatörler ve onların eylemlerinin dünya tarihine yansımaları idi. Hitler ve yaptıkları dünya tarihinin en kanlı (?) eylemleri olarak kabul edilmesine karşın Hitler bunca insanın kanını dahi dökmemişti. Bir savaş anında NBC silahlarıyla, hatta atom bombasıyla, sivil halka rasgele ateş ederek, çoluk çocuğun tam anlamıyla öldüğü bile belli olmadan, kiminin sakat kalması, kiminin öksüz bir şekilde tüm hayatı boyunca acı çekmesine yol açacak bir vahşet mi revadır; yoksa banyo yapmaya gittiğini zannederken tependeki borudan ab-ı hayat yerine ab-ı mevt akması ve böylelikle engel olunamaz bir kesinlikle ebediyete intikal etmek mi revadır. Bu arada sanmayınız ki bizler boş vakitlerimizde kana susamış vahşiler gibi oturup insanlık tairihinin vahşetinden söz ediyoruz. Yeri gelmişti konuştuk. Tabi ki, ikisi de reva değildir ama ikisi arasında bir mukayese yapmış bulunduk. İşte, sohbetimiz bu gibi konular üzerinde demlenirken biz şöyle bir sonuca varmış idik: İnsalık dışı bir şey yaparken bile insani olmak. İşte bir diktatörün insanlık tarihinde nasıl yargılanacağını görmek için göz önünde bulundurulması gereken en önemli faktörlerden birisi budur.
Özellikle Türk tarihine baktığımız zaman tarihin başlangıcından bu yana sayısız darbeler ve yönetimsel katliamlarla, hatta bir noktada Avrupalının bize Barbar demesine yol açan kanlı savaşlarla var olmuş bir millet olarak Pinochet –ya da genelleyerek konuşayım Şili’nin ilk- askeri darbesi bize ve tarihe kıyasla makul görülebilecek bir düzlemde olmuştur, resmi kayıtlara göre üç bin kayıp veya ölü var. Bizim resmi kayıtlarımız bile yok. Ayrıca, -işte aleni diktatör olmanın en samimi yanı- Pinochet yönetimi olanları inkar etmiyor ve ört bas etmiyorlar. İşin ayrıca güzel yanı, Pinochet’yi halk sevmiyor. Politik çerçeve seviyor. Onu koruyan da bu politik çerçeve. Düşünsenize Kenan Paşa’yı halk sevmiyor mu? Huzur içerisinde resim yapmasına huşü ile bakmıyor mu? Hey hak, ah halk! Özellikle hemen her güney ilinde bir Murat Paşa Camii yok mu? Kuyucu Murat Paşa kimdir? Ödeviniz olsun, araştırın. Devlet bizim babamızdır. Babamız bizi hem sever, hem döver. İşte, kültürün devlet inşasına etkileri üzerine yüksek lisans tezi yazılabilecek kadar geniş bir alan.
İsterseniz bu araştırma alanının bozkırlarında göçebe olarak at koşturabilirsiniz. Tarihten alıntılar yapabilirsiniz. Pinochet askeri darbe ve diktatörlük konusunda bizden ufak kalır ey ahali! Gelin önce içimize bakalım. Okuyucu benim yazının başında çok kişisel, çok içsel bir giriş yapmış olmamdan sıkılmış olabilir ama şu anda vardığım noktayı desteklemesi mevcut duruma belki biraz açıklık getirir. Benim bu aylık savsaklamalarım bu kadar. Sizleri önce Diktatörler tarihi ve İnsaniyet, sonra Türk Yönetim Kültürü ve Toplum Etkileşimi, son olarak da Kuyucu Murat Paşa ile ilgili ödevinizle başbaşa bırakıyor ve bir sonraki sefere kadar arzu eden makinelerin arasına karışmaya gidiyorum. Ne olursanız olun ama samimi olun.
Aralık 2006
Text
Bu yeni bir şey değil ama internete bağlı [ve bağımlı] olmanın beynin çalışma sistemini ve düşünce dengesini etkilediğini fark ettim.
Bunu yeni fark etmedim. Bilgisayarın başından her kalktığımda tekrar tekrar idrak ettiğim bir şey bu.
Misal, sabah kalkıyorum, aklımda o gün için çizilmiş çok NET bir program var. Yapılacaklar, edilecekler, telefon edilecekler, buluşulacaklar, konuşulacaklar, gidilecekler, gelinecekler, söylenecekler, yazılacaklar ve okunacaklar ve daha neler… sonra, bilgisayar başına oturuyorum: twitter, friendfeed, feysbuk’ta da bu olmuş, şunun resmi, bunun linki, böyle bir konu varmış, wikipedia’da araştır, üzerine düşün, bak aynı konu hakkında şurada ne denmiş, peki bu buna ne cevap vermiş, aaaa bu resim de güzelmiş, gazetede de bir şey vardı, evet, sonra twitter, linkler, okunanlar, aha bunu kesin bloguma yazmalıyım, aaa bak bunu da fark ettim, şunu da şuraya söyleyeyim, dur dur dur şu kişiye de eposta yazmam lazımdı…. sonra bir bakarsın akşam olmuş…. sonra bir bakarsın neredeyse sabah olmuş.
Yatayım bari. Ondan sonraki gün sabah kalktığımda dünkü planın hemen hemen aynısı daha berrak bir şekilde zihnimin önünde durmaktadır. Sonra mı? Sonrasını biliyorsunuz zaten.
Ben bunun aynısının neredeyse tıpkısını bundan 3 sene önce de yazmıştım thirteenx ile beraber. Adını da koymuştuk Çevrim Teorisi. Yeni Harman dergisinde 3er yazıdan 6 yazı olarak bastık. Manifestosu bile vardı.
Ama bak iki dirhem yol katedememişiz o günden bu yana. Kendimi sanal dünyadan biraz ıraksayasım var.
Çekilin siz de biraz o monitörün önünden!
© 2009 - 2010 — ¿ f a r k e t t i m ?