her doz yüksek düzeyde farkındalık yaratıcı etkiye sahiptir. doza bağlı olarak bilinçaltı ve üstünde tahriş ve yanmalara sebebiyet verebilir. DİKKAT! çok yazılı, az resimli, çok sıkıcı, az gerekli içerik ihtiva eder. Follow @paktin Follow @oynakbeyi Follow @sutkutusu
Text
Şükürler olsun futbol ligi bitti!
Bunu iki anlamda da değelendirebilmek mümkün elbette! Bir sezonun sonuna gelindiği kadar, zaten doğuştan sakat olan ve birkaç hadisenin dışında göz boyamalarıyla dolu, ucuz palavralarla sadece bu ülke içinde kitlelerin afyonu haline getirilen ligin çanına ot tıkandı! Bitti yani, çekişme ezeli dostluk ebedi rekabet falan aramayın! Yıllarca herkesin dile getirdiği “düşmanlık” hadisesi bu sene itibariyle gerçekleşti demek gerek belki de! Nasıl anlatmalı, Celtic ve Rangers arasındaki rekabette nasıl mezhep çatışmaları önemli bir etkense, Türkiye’deki takımlar arasında da artık böyle saçma, gereksiz ve bize has uydurma etkenler dahil oldu bu sene itibariyle! Yani futbolun Susurluk’u gözlerimizin önünde yaşandı bu sene! Davadan değil, bu yıl oynanan ligden söz ediyorum!
Dava, sonun başlangıcıydı! Herkes kaybetti orada. Ama kazananlar da var! Ne yazık ki sahada oynayanlardan söz etmiyorum, kazananlar derken… Daha yukarıda ettiğim sözler bile, kimlerin kazandığının izahıdır! Şimdi izninizle farkedilmiş kazananları, sebepleriyle izah etmek istiyorum…
Arda Turan: Bu senenin şampiyonu olan Galatasaray’dan sezonun başında ayrılıp Atletico Madrid’e gittiğinde kendisinin ne yapabileceğini sorgulayanlar da vardı elbette. Kimilerince Türk futbolunun son yıllarda yetiştirebildiği tek ve büyük yeteneği Arda Turan, tartışmalardan, davadan, kavgalardan uzak bir atmosferde, yeni takımıyla UEFA Kupası’nı kazanarak, dahası en nitelikli yayın yapanın bile “skor basını” zihniyetinden kurtulamadığı ülkemiz televizyoncularına, asırlık İspanyol takımına Ardalı Atletico Madrid diye seslendirerek kazananların arasında yer alıyor. Belki de en haklı tek kazanan…
Cüneyt Çakır: Âdettendir, her hafta kazanan takımın taraftarı/oyuncusu/yöneticisi de kaybeden takımın taraftarı/oyuncusu/yöneticisi de hakemler hakkında konuşmak istemezken bile söylemediklerini bırakmazlar! Bu sene Cüneyt Çakır’ın ismi sürekli olarak; “futbolumuzun kötü bir süreçten geçtiği şu karanlık günlerde Avrupa’daki temsilcimiz” cümlesinin ardından anıldı. Avrupa’daki önemli mücadelelerde görev alan hakem, yılın kimilerince en mühim, ultra-süper-mega-über-schön-fantastic derbisinin orta hakemi olarak kazananlar arasına girmeye hak kazandı. Zira o maça kadar hakkında “Avrupa’da daha farklı ve daha kaliteli bir yönetim gösteriyor,” cümlesi de sıkça duyulanlardandı. Çakır’ın Avrupa’da ne kadar doğru yönetim sergilediğini Mourinho veya diğer teknik direktörlere sormamak gerek…
Özkurt Hukuk Danışmanlık: Bu da ne? demeyin! 3 Temmuz’dan itibaren dava haberleriyle ilgili en çok karşımıza çıkan, önce “namus meselesi” adına vazgeçilmeyen akabinde “milli çıkarlar” uğruna bir anda vazgeçilen CAS davasının avukatı Emin Özkurt ve şirketi diğer bir hakkıyla kazanan! Telekomünikasyon Hukuku, Spor Hukuku, Dava, Tahkim ve Uyuşmazlık Çözümü, Fikri Mülkiyet Hukuku, Gayrimenkul Hukuku, Vergi Hukuku, İş Hukuku, İdare Hukuku, Ceza Hukuku, Ticaret Hukuku gibi bu satırların yazarı kadar memleketin birçoğunun hiç anlamadığı alanlarda davalara bakan şirket ve yöneticisi memlekette Spor Hukuku’nun ne mene bir şey olduğunu gösterdiler. Dahası Fenerbahçe’den sonra yakın zamanda gerçekleşen Beşiktaş’ın UEFA’daki davasının da savunma makamı olması yönüyle ileri tarihlerde karşımıza daha çok çıkacak hukuk adamı olacağını tahmin etmek zor değil…
Rasim Ozan Kütahyalı: Geride bıraktığımız 5 yıl ve önümüzdeki en az bir 10 yıl boyunca yapılacak her kazanan listesinde yer alacak tek isim belki de ROK. Birden peyda oldu, her yerde ve herkese bağırarak sesini duyurdu, kendisinden nefret ettirerek büyüdü. Evlendi, transfer oldu ve en önemlisi her alandaki takipçi, izleyici, okur sayısını bu süreçte kazandı. Önceki yıllarda her programda karşılıklı tartıştığı Enver Aysever’i yıldırım nikâhıyla evlendi karısının programına teslim ederek kendisi bütün “âkil adam”(!) duruşuyla futbol yorumcusu oldu.
Farklı bir açıdan bakmak istiyorum bu futbol yorumcusu meselesine. Bu memlekette saygın isimlere futbol yazdırmak, asıl alanının dışında futbol ilgisi veya bilgisi dolayısıyla konuyla ilgili konuşan, söz söyleyen olmak saygınlık nişanesidir. Lejyondönör’ümüzdür bizim. Coşkun Sabah’a da yazdırırız, Erman Toroğlu’na da, Feridun Düzağaç’a da, Uğur Dündar, Rahmi Turan, Ertuğrul Özkök, Mehmet Yılmaz, Mehmet Ali Birand’a da yazdırırız. Spor programlarında birbirlerine “hocam” diye hitap ederler! Saygı duyulur yani onlara.
İşte Rasim Ozan Kütahyalı, yıllarca bloglarda, nitelikli yayın yapalım diye uğraşan televizyon programlarında, gece gündüz bütün dünya futbolunu takip eden, hakkında okuyan, bilgisayar oyunlarından oyuncu takip eden, zaman zaman sahada top da oynayan, uğraşan, didinen okumuş çocukların uzun zamanda kat edemeyeceği mesafeyi tek bir günde kat edip, kendilerine en dürüst “hakem” ve “futbol yorumcusu” diyen eski hakemlerin karşısında kaykıla kaykıla ve her zaman olduğu gibi bağıra bağıra konuşarak biyolojik özellikleri bağlamında “en büyük zananan” olmuştur!
Mehmet Baransu: Sosyal medya uzmanıyım, diyenlere seslenerek başlayacağım söze. Mehmet Baransu’nun Twitter’daki takipçi sayısının 3 Temmuz’dan önce ve sonra nasıl bir artış yaptığını, o tarihten sonra kaç kere TT listesine girdiğini, adına yazılan “mention”ları, katıldığı televizyon programlarında kendine servis edildiği söylenen, araştırmacı gazetecilik dosyalarındaki TAPE kelimesinin haricinde kaç kere Twitter kelimesini kullandığını inceleyin. Kazanan ne demek anlayacaksınız!
Yıldırım Demirören: Beşiktaş taraftarı onunla ilgili olarak diğer takım taraftarlarını şöyle uyardı, “şimdi siz düşünün!” Geldiği günden beri takım taraftarı olarak değil, futbol sever olarak gerçekten düşünmek gerekiyor sanırım.
En başından almalı; geçtiğimiz yıl Mart ayında daha inşaat sona ermeden toz toprak içinde açılışı yapılmıştı Demirören AVM’nin. İstiklâl’in orta yeri AVM diye şiirlere anılacak sayesinde. Yanındaki Serkil Doryan (Cercle d’Orient) ile aynı yükseklikte olması gerekirken birden bire iki kat daha yükselip, bunun onaylanmasıyla Demirören için ardı ardına kazanmalar başlamıştı! El değiştiren Milliyet ve Vatan gazetelerinin ihalesine önce ortaklı girdiler, sonra ayrılıp davalık oldular, daha sonra Milliyet ve Vatan’ın tak sahibi oldular! İlk büyük transferleri Başbakan’a yakınlığı ile bilinen Akif Beki oldu! Haklılar aslında. Kazanmak için iyi transfere ihtiyaç vardır!
Yıllarca taraftara “yeter” diye bağırtan Yıldırım Demirören, ilk iddianamelerde kendi adı geçiyor olmasına rağmen, suçlu veya masum kendi teknik heyeti ve yöneticileri tutuklu yargılanmazken birden TFF’ye aday olduğunu açıkladı. Bunu yaparken de milyonlarca doları kulübe hibe ettiğini “dostlar alışverişte görsün” derçesine beyan ediyordu. Tabi birkaç hafta sonra UEFA Beşiktaş’a haciz memurları tarafından ziyaret edildiğinde o çoktan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la Margaret Thatcher metodu üzerine konuşup, minarenin kılıfını hazırlamaya girişmişti bile.
Recep Tayyip Erdoğan döneminde hayatımıza yeni yeni giren “zenginler”, holdingler ve iş adamlarının arasında mazisi biraz daha eskilere dayanıp, yeni dönemde kazanan ve bunu da geride bıraktığımız sezon içerisinde gerçekleştiren Yıldırım Demirören “kazananlar”ın başkanı!
Türk Polisi: Yıllarca, öğrenci, memur, işçi, solcu, Kürt, eşcinsel demeden memleketin ve sistemin birçok mağdurunu “karga tulumba” kucaklayan, sevgisini jopla, kontrolsüz kullanmayı sevdiği gücüyle gösteren, ikramını da biber gazıyla yapan Türk Polisi sürecin en önemli figürlerinden olduğu için “kazanan” bir kere. Çünkü yasal olmayan dinlemeleri artık sınırsız alanda kullanabildiklerini gösterdiler. İstedikleri gibi tapeleri bir yerlere verebileceklerini de gösterdiler, artık ‘derin devlet’ veya ‘gladyo’ gibi korkunç isimlerle anılmadan, önce iktidar ve medya tarafından normalleştirilen hareketlerine artık ‘sokaktaki adam’ da tartışmasız onay verir oldu. Artık istedikleri insanı dinleyebilir, fotoğrafını çekebilir, detektiflik oynayabilir, örneğin Puşi taktığı için bir öğrenciyi Terörist diye tutuklayabilirler. Çünkü onların “terörist” tanımı genişledi. Artık jop, kontrolsüz güç ve biber gazlarını kullanacakları yeni insanlar var. Tribünde kavga çıkaranlardan söz etmiyorum elbette, Çağlayan’da, Taksim’de meydanlarda üzerlerine çubuklu formayı giyen erkek-kadın-çocuklara uyguladıkları “coşkulu” hareketler, aslında sırf yeni şiddet alanı bulduklarından kaynaklanıyor. Artık öğrenci, memur, işçi, solcu, Kürt, eşcinsel ayırmayan polis için Fenerbahçe taraftarı da “terörist” listesine girmiştir. Yarın bir başkasının da gireceğinin işaretini alan Türk Polisi her zaman kazananlar arasında, işini en iyi yapandır!
Meydanlar: En dolaylı yoldan ama en renkli kazanan belki de onlar. Meydanlar! Taksim Meydanı, Çağlayan Meydanı, Kadıköy’de veya Anadolu’da bir yerler… Bu sene taraftarların yaptığı yürüyüşler, eylemler en önemlileriydi belki de. Ençok Fenerbahçe taraftarı yapmış olsa da, Galatasaray, Trabzonspor, Beşiktaş… taraftarları da meydanlarda yer aldılar! Seslerini yükselttiler, itiraz ettiler, isyan ettiler! Yani futbolla ilgili ilgisiz insanlara aslında şunu söylediler! Ferman padişahınsa MEYDAN BİZİMDİR! Umarım duyan olmuştur… Bu yaşananlardan sonra, bütün eğlenceleri-hakları elinden alınan insanlar da kazanan listesine girebilmeliler. Meydanlardan başlamak suretiyle…
Recep Tayyip Erdoğan: On yıldır hep kazanan, oy oranını her seçim sırasında artırarak kazanan, uluslararası politika kavgaları, atışmaları, başarısızlıklarını iç politikadaki etki alanını genişleterek dolaylı yoldan kazanan, ulusa seslenirken neler kazandığının işaretini veren, her yerde karşımıza çıkan ve daha uzun süre de kazanacak gibi görünen Recep Tayyip Erdoğan, elbette “ustalık” döneminin bir getirisi olarak adeta Alex gibi, gerektiği yerde asistini yapmış, gerektiği yerde golünü atmış. Az ve öz hareketle bütün bir sezonun kazananı olmuştur. Her zaman olduğu gibi…
3 Temmuz’da başlayan süreç için kısa sürede “siyasi” olduğu yönünde iddialar, açıklamalar yapıldı. Recep Tayyip Erdoğan “seçimden sonra” başlayan sürecin siyasi olmadığını dile getirdikten sonra başka da bir açıklama yapmadı, akrabası ve dönemin TFF başkanı Mehmet Ali Aydınlar bir şeyler söylemeye çalıştı, illa bir siyasetçiden bir demeç isteyenleri Spordan Sorumlu Devlet Bakanı yeni nesil AKP yıldızı Suat Kılıç’a yönlendirdi. Yıldırım Demirören TFF başkanı olup icazet aldıktan sonra ve Platini gelip Recep Tayyip Erdoğan’la saatler süren toplantı yaptıktan sonra bir iki şey söyledi! Daha önce tartışılan, kavgada söylenmeyecek öneriler “neden olmasın” şeklinde yanıtlanır oldu. Ama hiçbirisi son maçtaki kadar güzel bir muz orta değildi!
Ligin başından beri futbolla yatıp kalkan herkesin “uydurma” dediği Süper Final’in mega-ultra-hiper-über… finalinde Fenerbahçe ve Falatasaray arasındaki asrın(!) dünya derbisinde(!) kupanın nerede verilip verilmeyeceği tartışması yaşandı. Fenedarsoyun, yöneticilerin içinden çıkamadığı beceremediği meseleyi yine Recep Tayyip Erdoğan becerdi! Fatih Terim’in “Albayrak Başbakan’ı ara!” komutunu alıp Recep Tayyiph Erdoğan’ı arayan Albayrak fetvayı herkese duyurdu! KUpa Kadıköy’de verilecek!
Demem o ki, kupayı Kadıköy’de hakkıyla kazanan Galatasaray’ın kupayı alış şekli kazanan hanesine Recep Tayyip Erdoğan’ın yazılmasına yaramıştır!
Yayıncı Kuruluş: Sürecin başından beri asıl mağdur oymuş gibi gösterildi. Gerek kulüp yöneticileri, gerek medya tarafından! Taraftar ve aktif futbol insanları bağıra bağıra itiraz ederlerken 40 haftaya çıkan ligde, 34 haftanın sonrasında Süper Final, Avrupa Finali, Spor Toto Kupası adlarıyla 3 uydurma turnuva daha çıkarılarak 30’un üzerinde yeni maçla, hiçbir takıma ilave para ödemeyip (zira onlarla lig için anlaşmaları 34 maç üzerindendir) bilhassa 12 derbi maçı ile sokaktaki deyimiyle “canlı”yı kazanan müessese olmuştur!
Hakan Şükür: Yazıyı yazarken fark ettim. Tam 11 kazanandan bahsettiğimi. Elimizdeki kadro, bir daha bir araya gelemeyecek uzay takımı gibi bir şey aslında. Haliyle bu kadronun ileri uç elemanı Hakan Şükür’den başkası olamazdı! Birincisi kendisi zaten bir milletvekili. Dokunulmazlığı var. Dokunulmaz tek yorumcumuz! Ayrıca az önce adını andığımız “yayıncı kuruluş”un yorumcusu kendileri. İki kere kazanan yani. Golleri bilen adam Rıdvan Dilmen, bu sene diğer senelere nazaran daha “taraflı” yorumlarıyla başka takım taraftarlarının antipatisini üzerine çekmişken, Sergen Show TV’de Melih Gümüşbıçak ile arzı endam ederken, başka onlarca futbolcu eskisi yorumcu yenisi farklı kanallarda boy gösterirken, hiçbirisi Hakan Şükür kadar gündeme gelmedi. Öyle ki, yaptığı yorumlarla değil aldığı para ve bunu yapmaya hakkı olup olmadığıyla! Farkettim’de daha önce Hakan Şükür üzerine birçok kereler yazdık. Uzun vadeli kazanan olduğu için kendileri, daha sonra yine çokça anacağız gibi geliyor!
Kupayı kimin aldığı, kimlerin ceza aldığı, hangi maddenin kimin için değiştiği tartışmaları bir kenara bu sene Türkiye Futbol Ligi’nin kazananlarının (bir ikisi hariç) diğerlerinin kazanma şekli ve kazandığı şeyler, ligin gerçekten bittiğinin ispatı değil de nedir?
Text
Türkiye’de Türk Polisi’ne birilerinin artık kanun koyucu, yasa yapıcı olmadığını hatırlatması ve eğer ki bir durum varsa herkese aynı davranmak zorunda olduğunu hatırlatması gerekiyor! Hele ki havaalanı gibi bir mekânda görev yapıyorsa bu polis, sanırım biraz daha mantıklı olması gerekiyor kanaatimce…
Yaşanan bir olayı anlatmalı evvela;
27 Haziran 19:50 Denizli-İstanbul uçuşunu gerçekleştirecek THY uçağına binmek üzere giden yolculardan, yapılan rutin kontroller sırasında bir yolcudan saçındaki bantı çıkarması yönünde bir istekte bulunan polise, yolcu “sadece saç bandı, bez bu” dedikten sonra, XRay cihazından geçtiğinde herhangi bir sinyal vermemesine, uyarı sesi gelmemesine rağmen, ısrarla saç bandını çıkarmasını isteyen polise çıkarmayacağını söylediğinde yaşananlar memleketimizde bazı meselelerin nasıl algılandığının da bir göstergesi sanırım…
Saç bandını çıkarmamakta direnen yolcu, bunun gerekçesini sorduğu zaman “rutin güvenlik,” cevabını almasının akabinde,
“Peki eşarplı bir kadından veya türbanlı bir kadından da aynı rutin güvenlik isteğinde bulunuyor musunuz?” sorusunu sorduğunda “o bizim işimiz, sizi ilgilendirmez” cevabını alıyorsa bunun pek bir rutin güvenlik olmadığı ortadadır. Öyle ki sözkonusu tartışma yaşanırken, XRay cihazından geçen tesettürlü bir kadından sinyal gelmesine rağmen, kadının toplu iğnelerin sinyal verdiğini söyleyerek geçmesi ve polis’in hâlâ saçında bant olan şahsa yönelik ısrarı rutin güvenlik değil, aslında Türk Polisi’nin rutin tavrıdır… Zira sözkonusu şahıs, 5 aylık sakalı, güneşte yanmış teni, kulaklarında küpe, üzerinde şort olması dolayısıyla muhtemel bir uyuşturucu kaçakçısıdır… Şahıs, “zorluk çıkarmayın beyefendi, sakin olun” uyarılarına tepki göstererek daha da sinirli hareketler ve yüksek sesle saç bandını çıkarmamak yönünde ısrarcı olması üzerine, Anguttin, Hıyarullah, Gudubetiyye ve Reziliye tarafından bir kenara çekilmek istenerek, “sakin olun ve kimliğinizi verin,” baskısıyla karşılaşmıştır. Bunun üzerine şahıs, buranın amiri gelsin kimliğimi ona vereceğim, deyince devreye giren ekip amiri, kendisine uzatılan kurumsal bir kimlik üzerine tavrını değiştirmiş ve iyi yolculuklar dileyerek şahsı olay mahallinden sakince uzaklaştırmışlardır… ve olay kapanmıştır…
Şimdi yeniden dönüp baktığımızda, XRay cihazından geçen eşarplı, türbanlı kadınlardan sinyal gelmesine rağmen “toplu iğne” gerekçesiyle ses çıkarmayan, eşarbını çözdürmeyen Türk Polisi, saç bandı takan küpeli ve uzun sakallı bir erkekten sinyal bile gelmemesine rağmen “rutin güvenlik” gereği saç bandını çıkarmasını isteyip, “sakin olmasını” isteyerek, kendi işini yapmaktansa farklı işlerle iştigal etmeyi görev sanıyor. Zira eğer kanun rutin güvenlik içinde herkese aynı muameleyi gerektiriyorsa bunu yapmak zorundasın Türk Polisi, ama sakallı-küpeli genç adama uyuşturucu kaçakçısı muamelesi yapamazsın Türk Polisi. Artık sokaktaki çocuğun bile bildiği “suçu ispatlanana kadar herkes masumdur,” düsturu Türk polisinde “Tipini beğenmediğin herkes suçludur”a ne zaman evrildi tam bilemiyorum ama artık bundan kurtulunması gerektiği kanaatindeyim…
Hele ki, suçlu muamelesi yaptığın kişiden çıkan kurumsal bir kimlik (basit bir ulusal gazeteye giriş kimliği), kendisine yapılan muameleyi değiştiriyorsa “SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?” bağırmalarını her zaman duymak zorundadır ve bu noktadan sonra, kim olduğunu bilmediğimiz sosyetik tipler sonuna kadar haklıdır.
Uzun sakallı, küpeli, saçında bant olan şahıs Türk Polisi’ne “belki benim inancımda da saçımı göstermem yasak, sen beni buna nasıl zorluyorsun,” dediği vakit, “konuşma lan, geç kenara,” tepkisini alıp gösterdiği kimlikten sonra “beyefendi yaşananlar için özür dileriz, anak siz de anlayışlı olun malum havaalanı güvenlik…” lafını söyleyen polisin halka hizmet de etmediğine, yasaları da korumadığına, kafasına göre kural koyup ona göre takıldığına artık başka bir ispat sunmalı mı bilemiyorum…
Boktan bir sistemle üniversiteyi kazanamayan herkesin polis olabildiği, eline silah, beline jop, kafasına göre yetki verdiği, kimi bölgelerde daha farklı statülerle donattığı Türk Polisi hâlâ milattan önceki kriterlere göre eğitiliyor! Vah benim memleketime vah!
Text
Polis asker kadar disiplinli, hukukçu kadar hukuk adamı, bir anne kadar şefkatli olmalıdır.
M. K. Atatürk
Bugün yolda yürürken polisimizin artık rutin hale getirmiş olduğu kimlik kontrollerinden birine denk geldim. Bu İstanbul’da sık sık başımıza gelen bir şey.
En fazla 23-24 yaşındaki bu polis memuru arkadaşlara bir yabancı ülke kimliği uzattığımda şu diyalogla karşılaştım.
1. memur: Bu nerenin kimliği?
lifeproof: X ülke.
2. memur: Sen nasıl Türkçe konuşuyorsun o zaman?
lifeproof: ???
1. memur: Belki burada doğmuştur. (kimlik kartını geri uzatır.)
2. memur: Kaç senedir Türkiye’desin sen?
lifeproof: ???
1. memur: Belki Türktür ama orada yaşıyordur.
2. memur: Türkçe konuşuyor ama…
lifeproof: Belki sadece oranın vatandaşıdır. Size iyi günler…
Basit bir kimlik kontrolünde bile—bu kadar basit bir hamleyle—bu kadar kimlik bunalımına girecekse, biz bu polise nasıl güveneceğiz? Hele ki Demokratik Açılım gibi kimlik siyasetinin orta yerinde!
© 2009 - 2010 — ¿ f a r k e t t i m ?