her doz yüksek düzeyde farkındalık yaratıcı etkiye sahiptir. doza bağlı olarak bilinçaltı ve üstünde tahriş ve yanmalara sebebiyet verebilir. DİKKAT! çok yazılı, az resimli, çok sıkıcı, az gerekli içerik ihtiva eder. Follow @paktin Follow @oynakbeyi Follow @sutkutusu
Text
”Genelkurmay Başkanlığı, güzergah tahsis edilmediği için Atatürk koşusunun bu sene yapılamadığını belirtti. Bu yasağın nedeni ise Ankara Valiliği’nin 17 gün önce yayınladığı genelgeydi. Ancak aynı vesile ile gerçekleştirilen 75. Yıl koşusu için başkentin tüm ana caddeleri kapatıldı.”
Asker koşu yapacakmış, Valilik de ”halkı etkiliyor” diye bu tarz kutlamaları yasaklamışmış. Bence harika bir yasak, ama bunun Polis Bayramı’nda, Devlet erkanının günlük bayramlarında, yok efendim işinize gelen diğer bayram seyranda da uygulandığını görmediğim sürece, yalan söylemeyi beceremeyen bir kurumdan öteye gidemezsiniz.
Hem de gözümüzün içine baka baka, bizi aptal yerine koyduğunu sanarak… Minarenin kılıfını uydurduğunu düşünerek, kendini komik duruma düşürmekten öteye gidemezsin.
Evet, Ankara Valiliği; sözüm sana!
Text
Almanya’daki bir Türk doktor ameliyat esnasında yanındaki diğer doktoru yumruklamış. Haberin bu kısmını ilk okuduğum zaman: tamam ya, Türk işte; nerede olursa olsun mutlaka bir şekilde içindeki barbarı dışarı taşırıyor, diye düşündüm.
Ama haberin devamını okuyunca adama biraz da hak verdim doğrusu. Yumrukçu doktorumuz o gün 5. ameliyatına girmiş ve ameliyatın ortasında yanındaki Alman anestezi uzmanı “mesai saatinin bittiğini ve ameliyattan bu nedenle erken çıkabileceğini” belirtmiş.
Türk de Alman’a bir güzel yumruk atmış ve yerde sürüklemeye başlamış.
Burada Batılı ve Doğulu arasındaki bir farkı görmemek elde değil. Doğulular (tembellik yapmadıkları zamanlarda) yaptıkları işe kendilerini verirler ve o işin en iyi şekilde gerçekleşmesi için ellerinden geleni yaparlar. Batılı ise, önündeki insan hayatı dahi olsa belirli kurallar dahilinde işin gerçekleşme sürecine dahil olur. Mesai saati bittiyse, o iş artık onun yükümlülüğü ve sorumluluğundan çıkmıştır. İşin gerçekleşip gerçekleşmediği veya nasıl gerçekleştiği onu ilgilendirmez. (Biraz abartılı genelleme yapıyorum ama bazen öyle yapmak gerekir.)
Burada iki tarafa da hak vermek gerekiyor, çünkü baktığınız zaman Alman doktor kurallar dahilinde bir yanlış yapmamış. Türk de yorgunluğun ve ameliyatta olmanın verdiği stresle “işini yarım bırakan, duyarsız” Alman’a patlamış.
Zaten baktığınızda mahkeme de Türk’ü “çok haksız” bulmamış. Üç ay hapis ve 3000 euro para cezası vermiş. Hapis cezasını ertelemiş ama parayı almış.
Text
Kim ne derse desin, şu memlekette Hıncal Uluç ve Ertuğrul Özkök olmak o kadar da kolay değil, birilerinin bunu fark etmesi gerekiyor ki, bunu fark etmesi gerekenler biz değil Özkök veya Uluç olmaya soyunan düşük kalibreli gazeteciler/köşe yazarları…
Biri Galatasaraylı, biri Fenerbahçeli. Birisi GS ne yaparsa yapsın beğenmeyip eleştiren, diğeri Türk solu/Türk solcusu ne derse desin, kendini ne kadar yenilerse yenilesin “Elveda Başkaldırı” sloganını atarak bu işlerden el etek çektiğini ve birilerinin daha çekmesi gerektiğini beyan etmiş. İkisine de Türkiye’nin önemli bir çoğunluğu her gün bir kamyon küfür sallıyor, ikisinin de sevmeyeni seveniyle aynı oranda. Birisi senenin başında ayrıldığı genel yayın yönetmenliğini tam 20 yıl başarıyla yürüttü, diğeri birkaç kere sahibi değişmesine rağmen Sabah gazetesini asla bırakmadı, genel yayın yönetmenliğine soyunmadı, milyon dolarlık transfer ücretlerine aldanıp, yıllarca yazdığı gazeteden ayrılıp üç gün sonra küfürler etmedi…
Şimdi bu Özkök ve Uluç övgüsünün (birilerine göre yalakalığının) sebebi nedir diye soracaksınız elbette. Durum basit, hasbel kader yer aldıkları aynı veya benzer gazetelerde tuttukları köşelerde Uluç veya Özkök olmaya soyunan yazarımsılara baktığınız zaman neyi kast ettiğimi anlarsınız.
Mevsim değişir değişmez, hemen “şu albümü dinleyin, dün günaydaydım buna bayıldım,” yazıları… Bodrum’da sevgilisiyle beraber görüntülenmesi, bu vakte kadar tek kelime yazmamışken birden Bursaspor’un şampiyonluğuna ne kadar sevindiği, Galatasaray’ın ne kadar fukara bir takım olduğunu gördüğü, Fenerbahçe’nin ne kadar nefret edilesi bir takım olduğu yazılarının hemen ardından Dürnya Kupası üzerine ahkam kesmesi ve bir yerlerden okuduğu Ömer Üründül’ün sıkıcı yorumu, ruhsuz analizleri meseleleri… Bir filme gider gitmez oradaki oyuncunun ne kadar geleceğin starı olduğunu söylemesi denemeleri… Bu liste uzar gider arkadaş, nerede ne içtiklerini de yazarlar, hangi gazinoda kimi keşfettiklerini de, hangi turistik tatil mekanında kimlerle takıldıkları da haber olur, orada keşfettikleri genç starlar da köşelerinde arz-ı endam eder! Ama kaçırdıkları bir şey var, Özkök de Uluç da bunu yaparken, bunlardan çok dinledikleri nitelikli albümlerden bahsederler, klasik müzik- caz-pop ayırmıyorum, gerçekten nitelikil olanlardan daha sık bahsederler. Gittikleri konserleri anlatırlar ve bunların büyük çoğunluğu uluslararası festivaldir, sabun köpüğü filmler kadar gerçekten arşive konacak filmleri salık verirler, ama en önemlisi ikisi de her gün bir şeyler okur ve mutlaka haftada bir “okudukları bir kitap” üzerine yazarlar. Hiç olmazsa yazdıkları yazının hareket noktası o kitap olur, başka bir olayı yazarken okudukları kitaptan alıntı veya okudukları kitaba gönderme yaparlar, okurlarına veya okumazlarına kitap tavsiye ederler…
Özkök’un veya Uluç’un yazılarının tasnifini yaptığımız zaman, diğerlerinin niteliksiz veya haber bültenlerinden yola çıkarak yazdıkları yazıdan fazla okudukları kitaptan hareketle yazdıkları yazı vardır! Dolayısıyla Özkök veya Uluç olmak ne yazık ki kolay değildir. O kadar küfür işitip, onlara kulak asmadan işi aynı başarıyla devam ettirmek de kolay değildir, o kadar aleni küfre / hakarete rağmen hiç umursamadan, seviyeyi düşürmeden muhattap almadan devam etmek hiç kolay değildir… Onlar kadar şarap içmek çocuk oyuncağı ama, o kadar kitap okumak Uluç-Özkök adayları için epey zor bir meziyettir! Bitti.
Text
Facebook sen nelere kadirsin…
Geçen hafta Hürriyet Gazetesinin iç sayfalarından birini açtığımda soldaki sayfanın üst kısmındaki haberde 4 Şubat’ta Facebook’ta ‘ölüme gidiyoruz’ diyerek durum güncellemesi yaptıktan sonra kaybolan iki arkadaşın haberi vardı. Bu iki çocuk Adıyaman Üniversitesi’nde öğrencilermiş.
Onun hemen altındaki ikinci haber yine Adıyaman’dan. Yine, Facebook’ta ‘Bedenler yakılmalı’ şeklinde bir durum güncellemesi yapan bir arkadaş, kendisini jiletleyip tinerle ateşe verdikten sonra kayalıklardan aşağı atlamış.
Bu iki haberin altalta olması, ikisinin de Facebook’la ve Adıyaman’la bağlantılı olması epey ilginç. Bu etmenler arasında herhangi bir bağlantı olduğunu düşünmüyorum ama ne garip bir tesadüf sayın seyirciler.
Text
2008 yazında Washington, DC’deki Newseum (news ve museum kelimelerinden portmantolanmış Habercilik Müzesi anlamına geliyor)’u gezerken dünya basın özgürlüğü haritası‘nın önünde biraz zaman geçirdim ve Türkiye’nin durumuna uzun uzun baktım. Haritada yeşil=özgür, sarı=kısmen özgür ve kırmızı=özgür değil anlamına geliyordu. Türkiye sarı ülkeler arasında. Bu haritada—Amerikan bakış açısıyla hazırlandığı için—Çin, Rusya, Afganistan ve birtakım Orta Asya ülkeleri ile Kuzey ve Orta Afrika’nın neredeyse tamamı kırmızıyla işaretlenmiş. Kuzey Amerika’nın tamamı, Avrupa ve Avustralya da yeşil. Türkiye sarı. Yunanistan yeşil. Şili yeşil. Japonya yeşil. İtalya sarı. Mısır sarı. ve tabii ki, Küba kırmızı.
Bugün gidip baksam Türkiye hala sarı mıdır yoksa kırmızılar arasındaki yerini almış mıdır bilinmez ama Türkiye’de basın özgürlüğü—birkaç gün önce Ertuğrul Özkök’ün ve Aydın Doğan’ın görevlerini bırakmasından da anlaşılacağı üzere—kıpkırmızı bir renk almış haldedir.
Bu yeni ortaya çıkan bir şey değil aslında. Türk medyası ve Türk basını üzerindeki kıskaç zaten AKP hükümeti başa geldiğinden beri daralmaya başlamıştı. Hükümet yanlısı olan dindar medyanın yükselişi, Sabah ve ATV’nin çevik bir hamle ile Ciner Holding’in elinden alınıp Çalıklar’a peşkeş çekilmesi, Doğan Medya Holding’e atılan 3 milyar dolarlık çalım, Tayyip Erdoğan’ın danışmanların azımsanmayacak bir oranının gazetecilerden ve medya uzmanlarından oluşması… Akif Beki ve Erdoğan’ın Harfleri. Bütün bunlar AKP’nin medya stratejisini ve kendileri hakkında fikir beyan eden medyaya karşı yağlı güreş tabiriyle arkadan çift dalarak toptan ele geçirme veya topyekun susturma taktiğinin birer örneği.
Hatta, kendileri Amerika ziyaretindeyken Tunceli’de şehit edilen askerler hakkında yapılacak haberler için ne buyurmuşlardır: Bu tür olaylara ve haberlere çok yer vererek prim yaptırmayınız. Bunları mümkünse görmeyiniz, haber etmeyiniz, itibar etmeyiniz.
İşte Erdoğan’ın basına bakış açısını özetler nitelikteki sözlerdir bunlar. Erdoğan’a göre basın: gereken şeyleri görecek, haber edecek; gerekmeyen şeyleri görmezden gelecek, itibar etmeyecek. Anlayacağınız, bu iş Nasreddin Hoca fıkrasına benziyor biraz.
Sonra kalkıp da Türkiye’de basın özgürlüğünden, basın dünyasının gelişmişliğinden, CNN Türk’ten, sansürsüzlükten, gelişmeden ve açılımdan söz etmek son derece güç. Körler sağırlar birbirini ağırlar. Sonra Türk adaletine güvenin, Güçlü Türkiye Güçlü Ordu, güvenilir haberden, kozmik odadan, jitem’in varoluşsal problemlerinden söz etmek biraz abes kaçıyor.
Türkiye’de kim neyi neden söylüyor biraz karıştı artık. 5N1K’cı arkadaş g noktası ve 3G arasında sıkıştığından işini yapamadığı için bunlara bir cevap da bulamıyoruz, biz yeşil ve tepkili halk olarak.
Nerede bu devlet? Nerede bu basın? Nerede bu Cüneyt Özdemir?
İşte Ertuğrul Özkök gitti mi, yeteneksiz Acun kaldı mi…
Text
Son haftalarda herkes, Ercan Saatçi ve onun Hürriyet gazetesindeki konumuna dair yorumlar yapıyor. Arada sırada, konunun uzmanıymış gibi birbirlerine soruyorlar, sence gönderilmeli mi kalmalı mı? özkök’ün kızından gerçekten boşandı mı yoksa boşanmadı mı… efendim o iki yıl önceki küfürlü görüntülerden sonra hâlâ orada durması rezaletin daniskası mı değil mi?… diye.
tartıştığımız mesele aslında incirin çekirdeğini dolduramayacak şeylerden ibaret; boşanmadığı, hak etmediği, istifa etmesi…
Çünkü Türkiye’deki gazetelerde herkes hak ettiği konumda-yerlerde çalışıyor ve hak etmeden kimsenin bir köşesi, mevkii makamı olmuyor! Herkes alanında en yetkin ve uzman isimler ve köşeler de ona göre seçiliyor. Çünkü bütün köşe yazarlarımız, objektif, tahrik edici açıklamalar yapmayan, kalemi kuvvetli, dili terbiyeli, kariyeri analarının ak sütü gibi temiz insanlar… ve eminim bundan sonra da böyle olacak(!)
Aslına bakılırsa, Ercan Saatçi’nin Hürriyet’te önce spor yazarlığı, ardından spor koordinatörlüğü yapmasını sağlayan şey Ertuğrul Özkök ve onunla olan akrabalığı değildir. (en azından %100 sebep değildir)
Biraz hatırlayacak olursak, 90’lı yıllarda televizyonlar derbi maçlarından önce veya sonra, tuttuğu takımı bağıra bağıra söyleyen şarkıcılardan geçilmiyordu. Bugün Alişan, Tarkan, Doğuş, Kenan Doğulu, Kayahan… gibi isimlerin tuttuğu takımı hayatımızdaki birçok önemli meseleden daha iyi biliyoruz. Yine aynı dönemde, en çok magazin programına tuttuğu takımı söyleyen ve o ay çıkan albümü ilk ona giren herkes köşe yazarlığı yapıyordu spor gazetelerinde…
Coşkun Sabah ve BBG Evi’nden 05 Edi bunun en trajik örnekleri olsa gerek, (hattâ Edi örneğinden sonra başkasını saymamak gerek.) Hasılı kelam, Ercan Saatçi’ye gelene kadar daha nicelerinin tuttuğu köşelerin sorgulanması gerekir, en azından Ercan Saatçi’nin yazdığı yazılarda feyz alacağı bir akrabası vardı…
Page 1 of 2
© 2009 - 2010 — ¿ f a r k e t t i m ?