her doz yüksek düzeyde farkındalık yaratıcı etkiye sahiptir. doza bağlı olarak bilinçaltı ve üstünde tahriş ve yanmalara sebebiyet verebilir. DİKKAT! çok yazılı, az resimli, çok sıkıcı, az gerekli içerik ihtiva eder. Follow @paktin Follow @oynakbeyi Follow @sutkutusu
Text
Bu metin yazıldıktan birkaç saat sonra 7 tepeli şehrin 7 ayrı meydanında birtakım konserler verilecek. Tarkan, Kıraç, Mercan Dede, Zara, Nil Karaibrahimgil ve daha kimler kimler… Havaya atılacak havaifişeklerin coşkusundan bahsetmeye kelimeler kifayetsiz kalır.
Kimlerin nerede konser vereceğinin çok büyük önemi yok aslında… Konserin esbab-ı mucibesi İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti’nin resmen başlamış olması durumudur. Yani koca bir yıl boyunca Avrupa’nın, yani ülkemiz için muasır medeniyetler kıtasının, birkaç kültür başkentinden birisi olacağız ve bu aktivitelere halk konserleriyle başlıyoruz.
Şimdi bu Avrupa’ya yönelik bir hareket midir, yoksa tamamen belediyeci mantığına bürünmüş, vizyonsuz ve basiretsiz bir tavır mıdır diye düşünürken fark ediyoruz ki, Avrupa’yla uzaktan yakından alakamız yoktur. Varsa da gurbetçilerden öteye geçememiş / geçemeyecek bir tavırdır.
İspanya’nın yetiştirdiği seçkin müzisyenlerden birisi olan Jordi Savall geçtiğimiz aylarda son albümünü yayınladı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir süre İstanbul’da da yaşamış Dimitri Kantemiroğlu‘nun Türk müziği makamlarında bestelediği eserlerden bir derlemeyle ve bazı Türk müzisyenlerle beraber İstanbul isimli bu albüme imza attı Savall. Avrupa Kültür Başkenti olmuş bir şehir adını taşıyan ve icracısı son derece önemli bir müzisyenken, böyle bir konser düzenlenmesini beklemek çok mu safdillik olur, yoksa amaç gerçekten Avrupa değil de İstanbul’daki vatandaşa yönelik bir hareket midir anlayabilmiş değilim. Yahut bazılarının müzik bilgisi Mercan Dede’yi daha önemli sandığı için, Savall’e kadar gelememişler…
İstanbul’a dair kaleme alınan bütün metinlerde, her araştırma kitabında, ortaokul kompozisyon metninde bile binlerce yıllık tarihinden bahsedilir, Roma-Bizans-Osmanlı-Cumhuriyet dörtgeninden del vurulurken, 2010’a yönelik bir tane Kent Müzesi projesinin olmaması bizleri nasıl bir yılın beklediğinin sorgulanması için yeterli bir sebep değil midir?
Üniversite yıllarımda sıkça kullandığım ve her seferinde gözümle gördüğüm, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Atatürk Kitaplığı, İ.Ü. Merkez Kitaplığı… gibi kütüphaneler ya yer sıkıntısı ya da yıllardır bitmeyen tadilatları dolayısıyla tam randımanlı hizmet veremezken hâlâ hayata geçirilmemiş bir kütüphane 2010’da kültür başkenti olacak bir şehrin ihtiyacı değil midir acaba?
Yıl içinde onlarca festival düzenlenirken, binlerce yıllık bu şehrin ciddi anlamda bir opera binasının olmaması, kültür başkenti kavramından anladığımız şeylerin eksikliğini göstermiyor mu sizce de? Süreyya Operası’nı hatırlatacak olursanız dünyadaki opera binalarıyla mukayese edildiği zaman Süreyya Operası’nın sıkletinin hafif kaldığını anlayacaksınız…
Deposunda Türk resim tarihinin güzide eserleri çürümeye terk edilmişken, başına geçen her müdür ödenek sıkıntısından dem vururken, müzeye yönelik en son ödeneğin Abdüllatif Şener tarafından - kendi çabalarıyla - tedarik edildiği Resim ve Heykel müzesi hâlâ onlarca sorunla uğraşırken, 15 milyonluk şehrin %90’ının yerini bile bilmediği bir müze iken 2010’da yapılacak etkinliklerin / projelerin hangisinin gerçekten amaca yönelik olduğunu söyleyebiliriz ki? Kendisini Dolmabahçe Sarayı’nda yaşamış şanlı atalarına daha yakın olmak adına, başbakanlık konutunu (saray müştemilatının bir bölümünü bu bina için vakfederek) sarayın sınırları içine ve Resim ve Heykel Müzesi’nin hemen dibine konduran R.T.E. sözkonusu bina için yapılan masrafın yarısını, bahsi geçen müzeye aktarsaydı bugün Türk resim tarihi hakkında bazılarımız daha çok bilgi sahibi olabilirdi kanısındayım… Ki bu bina dolayısıyla artık sözkonusu müzeye ziyaret de zorlaşmış durumda. Çünkü mesaisinin bir bölümünü başbakanımız İstanbul’da gerçekleştirdiği için sözünü ettiğimiz konut, olağanüstü koruma altına alınıyor. (Beşiktaşlılar bilir, iskelenin yanındaki çay bahçelerinin kaldırılma sebebi de sözünü ettiğimiz olağanüstü güvenlik meselesidir.)
Bundan birkaç yıl önce kesinleşmişken sözkonusu Kültür Başkenti olma durumu, aradan geçen zamanda AKM’ye dair hiçbir adım atılamaması, kimilerinin yıkılıp cami yapılacağı korkusu, kimilerinin tek sembolümüz o cümlesi, kimisinin adam gibi izah edemeyişi yüzünden soğutması soğutma olmayan, ısıtması ısıtmayan, fuayesi komik, sergi salonu fecaat, kulisleri eski, salonu şaşaalı, görüntüsü ürküntü verici AKM ne onarılabildi ne de yıkılabildi! Dolayısıyla 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerine “Kültür Merkezi” olmadan start verilmesi bir utanç meselesi değil midir?
Aslında tüm bunları saydıktan sonra [daha da sayılabilir ama (Kürt çalar Çingen oynar atasözünden hareketle) ben söylerim siz okursunuz ötesi de olmaz zaten] Tarkan, Zara, Kıraç… konserinin niteliğine ve amacına yönelik bir şeyler söylemek sanırım abesle iştigalden öteye bir şey değil… En iyisi havaifişeklerin coşkusuyla kendimizden geçelim.
Text
Aile mefhumu sona erdi, başınız sağolsun.
Aile dediğiniz şey ‘tarım toplumu’ndan ‘endüstri toplumu’na geçişte geride anneanne, babaanne, dede, büyükbaba, amca, dayı, hala, teyze ve diğerlerini birbirinden ayırarak küçük küçük grupçuklara ayırarak her aileyi bir anne bir baba ve birkaç çocukla sınırladı. Netekim, endüstri toplumu fabrikalar etrafında topladığı iş gücünü ufacık evlere ancak bu şekilde sığdırabilirdi.
Geniş aile ve çekirdek ailenin sosyolojik ve ekonomik analizlerini size burada yapacak değilim. Bunları şimdiye kadar ortaokul ve lise eğitiminizde görmüş ve hatırlıyor olmanız icap eder. Burada asıl varmak istediğimiz nokta endüstri toplumunun kesinkes sona ermiş olduğu şu günlerde çekirdek ailenin de bileşenlerine ayrılmış olduğunun ilginize arz edilmesidir. ‘Bilişim toplumu’ ailenin sonunu getirdi.
Yani, aile mefhumu sona erdi, başınız sağolsun.
Aileden elimizde kalanlara bir göz atalım. Aileden elimizde kalanlar endüstri toplumunda çekirdek aileyi meydana getiren faktörlerin birbirlerinden bağımsız olarak varolan bütün parçalarıdır. Yani, bekar veya dul erkekler ve kadınlar—ayrıca evlenerek veya evlenmeden peydahlanmış ebebeyinlerinden bir tanesini görmeyen veya tanımayan psikozlu bebeler.
Bazılarınız buna itiraz edecek ve aşk ölmedi, evlilik ölmedi; halen evlenen çiftler var diyecekler.
Öncelikle, bunu diyenlere incelememizi zamana göre yaptığımızı ve mekana göre yapmadığımızı belirtmem gerekir. Bu da bu incelemenin günümüz şartlarında muasır ve muhasır (evet, muhasır) medeniyetler çerçevesinde yaptığımız ve Türkiye özelinden konuşmadığımızı umarım sizlere biraz olsun hissettirebilir. Bu da demektir ki, mahallende oturan evli çiftlere bakarak bana ‘bilişim toplumu’ ile ilgili saptamalarımın yanlış olduğunu söylersen, o evli çiftlerin kocalarına dövdürürüm seni—elalemi dikizlemeye utanmıyor musun?
Herneyse, ailenin devam ettiği hususlar da yok değil. Örnek olarak, iş evlilikleri ve şöhret evlilikleri yanında servet avcılığı evlilikleri ve seks-güç denklemli evlilikleri sayabiliriz. Misal, başarılı bir avukat mesleğinin ve şirketinin geleceği için bir başka başarılı avukat, hakim vesaire ile evlenerek eşinin sosyal ve mesleki durum ve gücünü kendininkine ekleyebilir. Şöhret, servet avcılığı ve seks-güç evliliklerini anlatmama gerek olmadığını düşünüyorum. Halis Toprak deyip geçiyorum mesela bir tanesine örnek vermek için.
Bunlarla bağlantılı olarak da evlilik süresinin çifltlerin bir araya geliş nedenleri ile kısıtlandığını ve bu neden ortadan kalktığı takdirde evliliğin de kendiliğinden imha olduğunu da söylememe gerek yok ama birçoğunuz bunları kendiliğinden fark edemeyeceği için söylemiş bulunuyorum.
Bu tarz evliliklerin çoğalmasının (ve böyle bir dünyaya çocuk getirmekten imtina etme halinden) ötürü çocuk doğumlarındaki düşüşte ve kısırlaştırıcı yöntemlerin kullanılmasının artışında yoğun bir etkisi olduğu göz ardı edilmemeli.
İşin çetrefilli yanlarından birisi de dünyada (ve özellikle Amerika’da) 2007 yılında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan doğum patlamasından (Baby Boom) bile yüksek bir doğum oranı yaşanması. Bir şekilde kadınlar engel olunamaz bir doğurma isteği ile doluğ taşmışlar. Bunun yanında halk arasında Hipster olarak bilinen gününe eleştirel bakan ve toplumdan ayrı beğeni, değer ve yaşam standartlarına sahip olan sosyal sınıf içerisinde 2010 yılının bir tür üreme ve çocuk sahibi olma yılı olarak görüldüğünü duymuştum. Yani, 2010 yılında çocuklar (birer aksesuar olarak) çok moda olacaklar. Hemen bir tane edinin.
Neyse, ben yine daldan dala atlayarak bir konuda daha aklınızı kurcaladım ve belki de biraz karıştırdım. Buradan herkes kendi ‘açılımını’ yapabilir. Üzerine biraz da kendiniz düşünün ve işin içinde neler daha olduğunu fark edin.
Ben de ‘açılım’ ve ‘konjonktür’ kelimelerine eğileyim.
© 2009 - 2010 — ¿ f a r k e t t i m ?