<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" version="2.0"><channel><atom:link rel="hub" href="http://tumblr.superfeedr.com/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"/><description>her doz yüksek düzeyde farkındalık yaratıcı etkiye sahiptir. doza bağlı olarak bilinçaltı ve üstünde tahriş ve yanmalara sebebiyet verebilir. 

DİKKAT!
çok yazılı, az resimli, çok sıkıcı, az gerekli içerik ihtiva eder.

Follow @paktinFollow @oynakbeyiFollow @sutkutusu</description><title>¿ f a r k e t t i m ?</title><generator>Tumblr (3.0; @farkettim)</generator><link>http://farkettim.com/</link><item><title>Şükürler olsun futbol ligi bitti!Bunu iki anlamda da değelendirebilmek mümkün elbette! Bir sezonun...</title><description>&lt;p&gt;Şükürler olsun futbol ligi bitti!&lt;br/&gt;Bunu iki anlamda da değelendirebilmek mümkün elbette! Bir sezonun sonuna gelindiği kadar, zaten doğuştan sakat olan ve birkaç hadisenin dışında göz boyamalarıyla dolu, ucuz palavralarla sadece bu ülke içinde kitlelerin afyonu haline getirilen ligin çanına ot tıkandı! Bitti yani, çekişme ezeli dostluk ebedi rekabet falan aramayın! Yıllarca herkesin dile getirdiği &amp;#8220;düşmanlık&amp;#8221; hadisesi bu sene itibariyle gerçekleşti demek gerek belki de! Nasıl anlatmalı, Celtic ve Rangers arasındaki rekabette nasıl mezhep çatışmaları önemli bir etkense, Türkiye&amp;#8217;deki takımlar arasında da artık böyle saçma, gereksiz ve bize has uydurma etkenler dahil oldu bu sene itibariyle! Yani futbolun Susurluk&amp;#8217;u gözlerimizin önünde yaşandı bu sene! Davadan değil, bu yıl oynanan ligden söz ediyorum!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Dava, sonun başlangıcıydı! Herkes kaybetti orada. Ama kazananlar da var! Ne yazık ki sahada oynayanlardan söz etmiyorum, kazananlar derken&amp;#8230; Daha yukarıda ettiğim sözler bile, kimlerin kazandığının izahıdır! Şimdi izninizle farkedilmiş kazananları, sebepleriyle izah etmek istiyorum&amp;#8230;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Arda Turan:&lt;/strong&gt; Bu senenin şampiyonu olan Galatasaray&amp;#8217;dan sezonun başında ayrılıp Atletico Madrid&amp;#8217;e gittiğinde kendisinin ne yapabileceğini sorgulayanlar da vardı elbette. Kimilerince Türk futbolunun son yıllarda yetiştirebildiği tek ve büyük yeteneği Arda Turan, tartışmalardan, davadan, kavgalardan uzak bir atmosferde, yeni takımıyla UEFA Kupası&amp;#8217;nı kazanarak, dahası en nitelikli yayın yapanın bile &amp;#8220;skor basını&amp;#8221; zihniyetinden kurtulamadığı ülkemiz televizyoncularına, asırlık İspanyol takımına Ardalı Atletico Madrid diye seslendirerek kazananların arasında yer alıyor. Belki de en haklı tek kazanan&amp;#8230;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;strong&gt;Cüneyt Çakır:&lt;/strong&gt; Âdettendir, her hafta kazanan takımın taraftarı/oyuncusu/yöneticisi de kaybeden takımın taraftarı/oyuncusu/yöneticisi de hakemler hakkında konuşmak istemezken bile söylemediklerini bırakmazlar! Bu sene Cüneyt Çakır&amp;#8217;ın ismi sürekli olarak; &amp;#8220;futbolumuzun kötü bir süreçten geçtiği şu karanlık günlerde Avrupa&amp;#8217;daki temsilcimiz&amp;#8221; cümlesinin ardından anıldı. Avrupa&amp;#8217;daki önemli mücadelelerde görev alan hakem, yılın kimilerince en mühim, ultra-süper-mega-über-schön-fantastic derbisinin orta hakemi olarak kazananlar arasına girmeye hak kazandı. Zira o maça kadar hakkında &amp;#8220;Avrupa&amp;#8217;da daha farklı ve daha kaliteli bir yönetim gösteriyor,&amp;#8221; cümlesi de sıkça duyulanlardandı. Çakır&amp;#8217;ın Avrupa&amp;#8217;da ne kadar doğru yönetim sergilediğini Mourinho veya diğer teknik direktörlere sormamak gerek&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Özkurt Hukuk Danışmanlık:&lt;/strong&gt; Bu da ne? demeyin! 3 Temmuz&amp;#8217;dan itibaren dava haberleriyle ilgili en çok karşımıza çıkan, önce &amp;#8220;namus meselesi&amp;#8221; adına vazgeçilmeyen akabinde &amp;#8220;milli çıkarlar&amp;#8221; uğruna bir anda vazgeçilen CAS davasının avukatı Emin Özkurt ve şirketi diğer bir hakkıyla kazanan! Telekomünikasyon Hukuku, Spor Hukuku, Dava, Tahkim ve Uyuşmazlık Çözümü, Fikri Mülkiyet Hukuku, Gayrimenkul Hukuku, Vergi Hukuku, İş Hukuku, İdare Hukuku, Ceza Hukuku, Ticaret Hukuku gibi bu satırların yazarı kadar memleketin birçoğunun hiç anlamadığı alanlarda davalara bakan şirket ve yöneticisi memlekette Spor Hukuku&amp;#8217;nun ne mene bir şey olduğunu gösterdiler. Dahası Fenerbahçe&amp;#8217;den sonra yakın zamanda gerçekleşen Beşiktaş&amp;#8217;ın UEFA&amp;#8217;daki davasının da savunma makamı olması yönüyle ileri tarihlerde karşımıza daha çok çıkacak hukuk adamı olacağını tahmin etmek zor değil&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Rasim Ozan Kütahyalı:&lt;/strong&gt; Geride bıraktığımız 5 yıl ve önümüzdeki en az bir 10 yıl boyunca yapılacak her kazanan listesinde yer alacak tek isim belki de ROK. Birden peyda oldu, her yerde ve herkese bağırarak sesini duyurdu, kendisinden nefret ettirerek büyüdü. Evlendi, transfer oldu ve en önemlisi her alandaki takipçi, izleyici, okur sayısını bu süreçte kazandı. Önceki yıllarda her programda karşılıklı tartıştığı Enver Aysever&amp;#8217;i yıldırım nikâhıyla evlendi karısının programına teslim ederek kendisi bütün &amp;#8220;âkil adam&amp;#8221;(!) duruşuyla futbol yorumcusu oldu. &lt;br/&gt;Farklı bir açıdan bakmak istiyorum bu futbol yorumcusu meselesine. Bu memlekette saygın isimlere futbol yazdırmak, asıl alanının dışında futbol ilgisi veya bilgisi dolayısıyla konuyla ilgili konuşan, söz söyleyen olmak saygınlık nişanesidir. Lejyondönör&amp;#8217;ümüzdür bizim. Coşkun Sabah&amp;#8217;a da yazdırırız, Erman Toroğlu&amp;#8217;na da, Feridun Düzağaç&amp;#8217;a da, Uğur Dündar, Rahmi Turan, Ertuğrul Özkök, Mehmet Yılmaz, Mehmet Ali Birand&amp;#8217;a da yazdırırız. Spor programlarında birbirlerine &amp;#8220;hocam&amp;#8221; diye hitap ederler! Saygı duyulur yani onlara.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;İşte Rasim Ozan Kütahyalı, yıllarca bloglarda, nitelikli yayın yapalım diye uğraşan televizyon programlarında, gece gündüz bütün dünya futbolunu takip eden, hakkında okuyan, bilgisayar oyunlarından oyuncu takip eden, zaman zaman sahada top da oynayan, uğraşan, didinen okumuş çocukların uzun zamanda kat edemeyeceği mesafeyi tek bir günde kat edip, kendilerine en dürüst &amp;#8220;hakem&amp;#8221; ve &amp;#8220;futbol yorumcusu&amp;#8221; diyen eski hakemlerin karşısında kaykıla kaykıla ve her zaman olduğu gibi bağıra bağıra konuşarak biyolojik özellikleri bağlamında &amp;#8220;en büyük zananan&amp;#8221; olmuştur!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Mehmet Baransu:&lt;/strong&gt; Sosyal medya uzmanıyım, diyenlere seslenerek başlayacağım söze. Mehmet Baransu&amp;#8217;nun Twitter&amp;#8217;daki takipçi sayısının 3 Temmuz&amp;#8217;dan önce ve sonra nasıl bir artış yaptığını, o tarihten sonra kaç kere TT listesine girdiğini, adına yazılan &amp;#8220;mention&amp;#8221;ları, katıldığı televizyon programlarında kendine servis edildiği söylenen, araştırmacı gazetecilik dosyalarındaki TAPE kelimesinin haricinde kaç kere Twitter kelimesini kullandığını inceleyin. Kazanan ne demek anlayacaksınız!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Yıldırım Demirören:&lt;/strong&gt; Beşiktaş taraftarı onunla ilgili olarak diğer takım taraftarlarını şöyle uyardı, &amp;#8220;şimdi siz düşünün!&amp;#8221; Geldiği günden beri takım taraftarı olarak değil, futbol sever olarak gerçekten düşünmek gerekiyor sanırım. &lt;br/&gt;En başından almalı; geçtiğimiz yıl Mart ayında daha inşaat sona ermeden toz toprak içinde açılışı yapılmıştı Demirören AVM&amp;#8217;nin. İstiklâl&amp;#8217;in orta yeri AVM diye şiirlere anılacak sayesinde. Yanındaki Serkil Doryan (Cercle d’Orient) ile aynı yükseklikte olması gerekirken birden bire iki kat daha yükselip, bunun onaylanmasıyla Demirören için ardı ardına kazanmalar başlamıştı! El değiştiren Milliyet ve Vatan gazetelerinin ihalesine önce ortaklı girdiler, sonra ayrılıp davalık oldular, daha sonra Milliyet ve Vatan&amp;#8217;ın tak sahibi oldular! İlk büyük transferleri Başbakan&amp;#8217;a yakınlığı ile bilinen Akif Beki oldu! Haklılar aslında. Kazanmak için iyi transfere ihtiyaç vardır!&lt;br/&gt;Yıllarca taraftara &amp;#8220;yeter&amp;#8221; diye bağırtan Yıldırım Demirören, ilk iddianamelerde kendi adı geçiyor olmasına rağmen, suçlu veya masum kendi teknik heyeti ve yöneticileri tutuklu yargılanmazken birden TFF&amp;#8217;ye aday olduğunu açıkladı. Bunu yaparken de milyonlarca doları kulübe hibe ettiğini &amp;#8220;dostlar alışverişte görsün&amp;#8221; derçesine beyan ediyordu. Tabi birkaç hafta sonra UEFA Beşiktaş&amp;#8217;a haciz memurları tarafından ziyaret edildiğinde o çoktan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan&amp;#8217;la Margaret Thatcher metodu üzerine konuşup, minarenin kılıfını hazırlamaya girişmişti bile. &lt;br/&gt;Recep Tayyip Erdoğan döneminde hayatımıza yeni yeni giren &amp;#8220;zenginler&amp;#8221;, holdingler ve iş adamlarının arasında mazisi biraz daha eskilere dayanıp, yeni dönemde kazanan ve bunu da geride bıraktığımız sezon içerisinde gerçekleştiren Yıldırım Demirören &amp;#8220;kazananlar&amp;#8221;ın başkanı!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Türk Polisi:&lt;/strong&gt; Yıllarca, öğrenci, memur, işçi, solcu, Kürt, eşcinsel demeden memleketin ve sistemin birçok mağdurunu &amp;#8220;karga tulumba&amp;#8221; kucaklayan, sevgisini jopla, kontrolsüz kullanmayı sevdiği gücüyle gösteren, ikramını da biber gazıyla yapan Türk Polisi sürecin en önemli figürlerinden olduğu için &amp;#8220;kazanan&amp;#8221; bir kere. Çünkü yasal olmayan dinlemeleri artık sınırsız alanda kullanabildiklerini gösterdiler. İstedikleri gibi tapeleri bir yerlere verebileceklerini de gösterdiler, artık &amp;#8216;derin devlet&amp;#8217; veya &amp;#8216;gladyo&amp;#8217; gibi korkunç isimlerle anılmadan, önce iktidar ve medya tarafından normalleştirilen hareketlerine artık &amp;#8216;sokaktaki adam&amp;#8217; da tartışmasız onay verir oldu. Artık istedikleri insanı dinleyebilir, fotoğrafını çekebilir, detektiflik oynayabilir, örneğin Puşi taktığı için bir öğrenciyi Terörist diye tutuklayabilirler. Çünkü onların &amp;#8220;terörist&amp;#8221; tanımı genişledi. Artık jop, kontrolsüz güç ve biber gazlarını kullanacakları yeni insanlar var. Tribünde kavga çıkaranlardan söz etmiyorum elbette, Çağlayan&amp;#8217;da, Taksim&amp;#8217;de meydanlarda üzerlerine çubuklu formayı giyen erkek-kadın-çocuklara uyguladıkları &amp;#8220;coşkulu&amp;#8221; hareketler, aslında sırf yeni şiddet alanı bulduklarından kaynaklanıyor. Artık öğrenci, memur, işçi, solcu, Kürt, eşcinsel ayırmayan polis için Fenerbahçe taraftarı da &amp;#8220;terörist&amp;#8221; listesine girmiştir. Yarın bir başkasının da gireceğinin işaretini alan Türk Polisi her zaman kazananlar arasında, işini en iyi yapandır!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Meydanlar:&lt;/strong&gt; En dolaylı yoldan ama en renkli kazanan belki de onlar. Meydanlar! Taksim Meydanı, Çağlayan Meydanı, Kadıköy&amp;#8217;de veya Anadolu&amp;#8217;da bir yerler&amp;#8230; Bu sene taraftarların yaptığı yürüyüşler, eylemler en önemlileriydi belki de. Ençok Fenerbahçe taraftarı yapmış olsa da, Galatasaray, Trabzonspor, Beşiktaş&amp;#8230; taraftarları da meydanlarda yer aldılar! Seslerini yükselttiler, itiraz ettiler, isyan ettiler! Yani futbolla ilgili ilgisiz insanlara aslında şunu söylediler! Ferman padişahınsa MEYDAN BİZİMDİR! Umarım duyan olmuştur&amp;#8230; Bu yaşananlardan sonra, bütün eğlenceleri-hakları elinden alınan insanlar da kazanan listesine girebilmeliler. Meydanlardan başlamak suretiyle&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Recep Tayyip Erdoğan: &lt;/strong&gt;On yıldır hep kazanan, oy oranını her seçim sırasında artırarak kazanan, uluslararası politika kavgaları, atışmaları, başarısızlıklarını iç politikadaki etki alanını genişleterek dolaylı yoldan kazanan, ulusa seslenirken neler kazandığının işaretini veren, her yerde karşımıza çıkan ve daha uzun süre de kazanacak gibi görünen Recep Tayyip Erdoğan, elbette &amp;#8220;ustalık&amp;#8221; döneminin bir getirisi olarak adeta Alex gibi, gerektiği yerde asistini yapmış, gerektiği yerde golünü atmış. Az ve öz hareketle bütün bir sezonun kazananı olmuştur. Her zaman olduğu gibi&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;3 Temmuz&amp;#8217;da başlayan süreç için kısa sürede &amp;#8220;siyasi&amp;#8221; olduğu yönünde iddialar, açıklamalar yapıldı. Recep Tayyip Erdoğan &amp;#8220;seçimden sonra&amp;#8221; başlayan sürecin siyasi olmadığını dile getirdikten sonra başka da bir açıklama yapmadı, akrabası ve dönemin TFF başkanı Mehmet Ali Aydınlar bir şeyler söylemeye çalıştı, illa bir siyasetçiden bir demeç isteyenleri Spordan Sorumlu Devlet Bakanı yeni nesil AKP yıldızı Suat Kılıç&amp;#8217;a yönlendirdi. Yıldırım Demirören TFF başkanı olup icazet aldıktan sonra ve Platini gelip Recep Tayyip Erdoğan&amp;#8217;la saatler süren toplantı yaptıktan sonra bir iki şey söyledi! Daha önce tartışılan, kavgada söylenmeyecek öneriler &amp;#8220;neden olmasın&amp;#8221; şeklinde yanıtlanır oldu. Ama hiçbirisi son maçtaki kadar güzel bir muz orta değildi!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ligin başından beri futbolla yatıp kalkan herkesin &amp;#8220;uydurma&amp;#8221; dediği Süper Final&amp;#8217;in mega-ultra-hiper-über&amp;#8230; finalinde Fenerbahçe ve Falatasaray arasındaki asrın(!) dünya derbisinde(!) kupanın nerede verilip verilmeyeceği tartışması yaşandı. Fenedarsoyun, yöneticilerin içinden çıkamadığı beceremediği meseleyi yine Recep Tayyip Erdoğan becerdi! Fatih Terim&amp;#8217;in &amp;#8220;Albayrak Başbakan&amp;#8217;ı ara!&amp;#8221; komutunu alıp Recep Tayyiph Erdoğan&amp;#8217;ı arayan Albayrak fetvayı herkese duyurdu! KUpa Kadıköy&amp;#8217;de verilecek! &lt;br/&gt;Demem o ki, kupayı Kadıköy&amp;#8217;de hakkıyla kazanan Galatasaray&amp;#8217;ın kupayı alış şekli kazanan hanesine Recep Tayyip Erdoğan&amp;#8217;ın yazılmasına yaramıştır!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Yayıncı Kuruluş: &lt;/strong&gt;Sürecin başından beri asıl mağdur oymuş gibi gösterildi. Gerek kulüp yöneticileri, gerek medya tarafından! Taraftar ve aktif futbol insanları bağıra bağıra itiraz ederlerken 40 haftaya çıkan ligde, 34 haftanın sonrasında Süper Final, Avrupa Finali, Spor Toto Kupası adlarıyla 3 uydurma turnuva daha çıkarılarak 30&amp;#8217;un üzerinde yeni maçla, hiçbir takıma ilave para ödemeyip (zira onlarla lig için anlaşmaları 34 maç üzerindendir) bilhassa 12 derbi maçı ile sokaktaki deyimiyle &amp;#8220;canlı&amp;#8221;yı kazanan müessese olmuştur!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Hakan&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Şükür&lt;/strong&gt;: Yazıyı yazarken fark ettim. Tam 11 kazanandan bahsettiğimi. Elimizdeki kadro, bir daha bir araya gelemeyecek uzay takımı gibi bir şey aslında. Haliyle bu kadronun ileri uç elemanı Hakan Şükür&amp;#8217;den başkası olamazdı! Birincisi kendisi zaten bir milletvekili. Dokunulmazlığı var. Dokunulmaz tek yorumcumuz! Ayrıca az önce adını andığımız &amp;#8220;yayıncı kuruluş&amp;#8221;un yorumcusu kendileri. İki kere kazanan yani. Golleri bilen adam Rıdvan Dilmen, bu sene diğer senelere nazaran daha &amp;#8220;taraflı&amp;#8221; yorumlarıyla başka takım taraftarlarının antipatisini üzerine çekmişken, Sergen Show TV&amp;#8217;de Melih Gümüşbıçak ile arzı endam ederken, başka onlarca futbolcu eskisi yorumcu yenisi farklı kanallarda boy gösterirken, hiçbirisi Hakan Şükür kadar gündeme gelmedi. Öyle ki, yaptığı yorumlarla değil aldığı para ve bunu yapmaya hakkı olup olmadığıyla! Farkettim&amp;#8217;de daha önce Hakan Şükür üzerine birçok kereler yazdık. Uzun vadeli kazanan olduğu için kendileri, daha sonra yine çokça anacağız gibi geliyor!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kupayı kimin aldığı, kimlerin ceza aldığı, hangi maddenin kimin için değiştiği tartışmaları bir kenara bu sene Türkiye Futbol Ligi&amp;#8217;nin kazananlarının (bir ikisi hariç) diğerlerinin kazanma şekli ve kazandığı şeyler, ligin gerçekten bittiğinin ispatı değil de nedir?&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/23033810810</link><guid>http://farkettim.com/post/23033810810</guid><pubDate>Mon, 14 May 2012 14:30:00 +0300</pubDate><category>Türkiye Futbol Ligi</category><category>TFF</category><category>Şike</category><category>şike davası</category><category>3 Temmuz</category><category>Süper Final</category><category>Arda Turan</category><category>Cüneyt Çakır</category><category>Emin Özkurt</category><category>Rasim Ozan Kütahyalı</category><category>ROK</category><category>Mehmet Baransu</category><category>Yıldırım Demirören</category><category>PFDK</category><category>EUFA</category><category>Platini</category><category>Türk POlisi</category><category>Recep Tayyip Erdoğan</category><category>Fenerbahçe</category><category>FB</category><category>GS</category><category>Galatasaray</category><category>Fatih Terim</category><category>Fenerbahçe taraftarı</category></item><item><title>Kendi dünyasında yürüyenler (ya da önüne bakmayanlar).
Türkiye&amp;#8217;nin en kalabalık caddesinde...</title><description>&lt;p&gt;Kendi dünyasında yürüyenler (ya da önüne bakmayanlar).&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Türkiye&amp;#8217;nin en kalabalık caddesinde yürüyorum her gün. Bu da demek oluyor ki, hiçbir gün düz bir çizgi üzerinde, kimseyle çarpışmadan veya umarsızca oturtulan bir omuzdan nasibini almadan geçmiyor. Her gün mutlaka birileriyle çarpışmak, onlar yürüyemedikleri için yolumuzu değiştirmek zorundayız.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bunca zamandır bu kadar insanı ite kaka, bu yolda düşe kalka yürüdüm. Bu kadar zamanı böyle şeyleri yaşayarak ve biraz da üzerine düşünerek bu insan tipolojisini biraz inceleme fırsatı buldum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu insanlara &amp;#8220;kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221; diyorum. Çünkü bu insanlar kendi dünyalarında yürüyorlar ve sizin varoluşunuz onların dünyasında bir hüküm taşımıyor. Dolayısıyla sizin varoluşunuz onlar için etrafından dolanılması gereken bir çöp kutusu veya köşeyi dönerken omzunuzu çarptığınız bir duvardan farklı bir anlam taşımıyor. Bu yüzden, siz zaten onlar için bir anlam ifade etmediğinizden herhangi bir fiziksel temastan da imtina etme gereği duymuyorlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;Kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221;in temel bir sorunu var: Diğer insanlar. Fakat, bu temel sorun Jean Paul Sartre&amp;#8217;ın &amp;#8220;diğer insanlarla&amp;#8221; olan sorunu gibi bir sorun değil. Sartre: Cehennem diğer insanlardır, derken sözünü ettiği sorun diğer insanların var olmaları ve sizin varlığınızın üzerine gözlerini dikerek eylemleriniz üzerinde ister istemez söz sahibi olmalarını içeriyordu. &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;Kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221;in temel sorunu diğer insanların onların varoluşu üzerine gözünü dikmesi değil, aksine &amp;#8220;kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221;in diğer insanların varlıklarını görmezden gelmeleri ve onlar sanki yokmuş gibi davranmaları. Böylece, kendi dünyasında yürüyenler &amp;#8220;cehennem diğer insanlardır&amp;#8221; önermesini diğer insanlar için &amp;#8220;cehennem kendi dünyasında yürüyenlerdir&amp;#8221; diye değişmesine neden oluyorlar. Çünkü onların attıkları omuzlar, yol ortasında her bir kendi dünyasında yürüyenin farklı bir tempoda ve farklı bir yürüyüş yapısında yürümesi, &amp;#8220;yolda yürüme&amp;#8221; edimini diğer insanlar için bir mayın tarlasında yürümeye dönüştürüyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bazıları yolda yürüme edimini bir aydınlanma aracı olarak kullanıyor olabilir. Zira, sık sık şu görüntüyle karşılaşıyoruz (Ben karşılaşıyorum, siz de eminim karşılaşıyorsunuzdur): 9/8&amp;#8217;lik bir hareket hızıyla yürüyen bir adam/kadın/grup aniden durur. Geri döner. Sola veya sağa döner ve o yöne hareket etmeye başlar. Durur, bakar ve sonra tekrar biraz önce gittiği yöne doğru gitmeye başlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu hareket dinamiklerini ve motivasyonlarını incelemek için bazen bu insanları takip ediyorum. Bazen sokağın bir köşesine oturup saatlerce geleni geçeni izliyorum. Bu insanları tanımak ve davranışlarının anlamlarını çözmeye çalışıyorum. Bazen caddeyi bir baştan bir başa ve sonra gerisin geri aşağı hızlı hızlı yürüyorum ve insanların bana olan tepkilerini inceliyorum. Bazı davranış ve düşüncelerinin anlamlarını anlayabiliyorum, ama &amp;#8220;kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221; benim için halen birçok bilinmeyeni olan bir muamma. &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Çözebilen varsa bana da anlatsın? Burada yayınlayalım.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kaldırımlarda işler daha da acı verici: İnsanlar kaldırımın herhangi bir tarafından yürüyorlar. Bu taraf seçimleri genellikle kaldırımın içinde bulunduğu şartlara göre yapılıyor. Kaldırım eğer deniz kenarındaysa, gelenler ve gidenler hepsi de deniz tarafından yürürler. Sonra çarpışırlar, her iki taraf da kendisinin haklı olduğunu düşünerek karşısındakine pis pis bakar. Kaldırım eğer duvar dibinden ilerliyorsa, yürüyen insanların tamamı da duvara yakın olan taraftan yürümek durumundadırlar. Eğer güneş varsa, herkes gölge olan taraftadır; yağmur varsa hepimiz saçak altında olmalıyız. &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu arada, yeri gelmişken söyleyeyim (bu aslında başka bir yazının konusu olmalı): &amp;#8220;Kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221; dünyanın en tehlikeli şemsiye silahşörleridir. Kendi dünyalarında yürüdükleri için şemsiyeleri ile karşılarına çıkacak engellerin gözlerini çıkarmak ve kafalarına saplamak konusunda son derece ustalaşmışlardır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yağmurlu havalarda &amp;#8220;kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221;den uzak durun!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu insanlar bazen gruplar halinde dolaşırlar. İki, üç veya daha fazla kişi&amp;#8212;kolektif kendi dünyalarında&amp;#8212;yan yana, omuz omuza dolaşmak zorunda oldukları için birbirlerine eklemlenmiş, kemikleşmiş biçimde yollarda ve daha ürkütücüsü kaldırımlarda yürürler. Böyle bir grup ile karşılaştığınızda en iyisi doğrudan karşı kaldırıma geçmek ve hatta ölmek pahasına kendinizi arabaların önüne atmanızdır. Çünkü bu insanlar kendi dünyalarına olan bağlılıkları ve &amp;#8220;eğer bir kişi geride kalıp da yürüyemezse dünyaları yok olacağı için&amp;#8221; hiçbir şekilde bu yanyanalıklarını bozmazlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bunlara &amp;#8220;kendi dünyalarında yan yana yürüyenler&amp;#8221; diyebiliriz. Bu gruplar, bunlarla kısıtlı kalmamakla beraber, çoğunlukla sevgililer, yakın arkadaşlar, akrabalar, aileler ve mahalleden gençler tarafından oluşturulur. Bu gruplar yürürken sizin yürümemeniz, hatta mümkünse var olmamanız gerekir. Zira, herhangi bir temas anında siz onların dünyasına toslamakla kalmaz, onların dünyasına dahil edilir ve gerekirse azarlanır veya tartaklanırsınız.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bildiğiniz üzere, bir şeye ne kadar çok kişi inanırsa, o şey o kadar gerçek olur. Tıpkı devlet ve tanrı gibi. O yüzden, beş kişilik bir &amp;#8220;kendi dünyasında yan yana yürüyenler&amp;#8221; ekibi, epey gerçekçi bir dünya ile toslayabilirler. En iyisi karşı kaldırıma geçin. Karşı kaldırımda güzel günler sizi bekliyor, gerçekten!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;Kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221;le mücadele etmenin en etkin yöntemi, varlığınızı kabul etmek zorunda bıraktırmaktır. Sizin varlığınızı idrak ve kabul ettikleri noktada, yol vermek veya sizin de yürüme hakkınız olduğunu kabul etmek durumunda kalabiliyorlar. Bu tüm &amp;#8220;kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221; için geçerli değil tabii. Bazıları kendi dünyasında yürümeyi o kadar kanıksamış oluyor ki sizin varlığınızı idrak etseler dahi bir değişiklik olmuyor, siz onların varlığınızı hesaba katarak hareket edeceklerini varsayarak hareket ettiğiniz düzlemde tam bir çarpışma gerçekleşir. Sonrasında &amp;#8220;Önüne baksana ulan!&amp;#8221; veya &amp;#8220;Görmüyor musun burada yürüyoruz?&amp;#8221; gibi varlık idrakini belirten sorularla karşılaşabilirsiniz. Bu da &amp;#8220;Ben seni görmüyorum, çünkü kendi dünyamda yürüyorum, ama sen beni görmek zorundasın, çünkü sen de benim dünyamda yürüyorsun!&amp;#8221; anlamına gelen önerme ve çemkirme arası beyanatlardır. Dolayısıyla, sizi ilk etaptakinden daha zor ve daha istenmeyen bir durumda bırakacaktır. Zira, &amp;#8220;kendi dünyasında yürüyenler&amp;#8221; ile onların dünyası içerisinde iletişim kurma zorunluluğu içerisinde kalacaksınız.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Böyle durumlarda en iyisi,cevap vermeden yürüyüp gitmektir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sonuç olarak, gördüğünüz gibi &amp;#8220;yolda yürümek&amp;#8221; edimi çok kolay bir şey gibi görünse de aslında olgusal (fenomenolojik) ve yorumsal (hermeneutik) anlamda Türkiye&amp;#8217;de (diğer her şey gibi) olağan şekilde gerçekleşmesi çok güç bir edimdir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;En iyisi, yürüyüp gitmek. Yürümek.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/21078885511</link><guid>http://farkettim.com/post/21078885511</guid><pubDate>Sat, 14 Apr 2012 15:19:00 +0300</pubDate><category>kendi dünyasında yürüyenler</category><category>sokaklar</category><category>caddeler</category><category>caddede yürüyenler</category><category>omuz atanlar</category><category>çarpışan insanlar</category><category>yolda yürümeyi bilmeyenler</category><category>medeniyetin ölçüsü kaldırımlar</category><category>kaldırımda yürüyemeyenler</category><category>jean paul sartre</category><category>cehennem diğer insanlardır</category><category>cehennem</category><category>varoluşçuluk</category><category>hermeneutik</category><category>fenomenoloji</category><category>omuz atmak</category><category>yolda çarpışmak</category><category>iki insanın çarpışması</category><category>kaldırımda yürümek</category><category>kaldırımda yürümenin güçlükleri</category></item><item><title>Delta ovası (ya da kapı önü birikintisi)
Ülkemizde sıklıkla görülen sosyo-coğrafi bir olgudur....</title><description>&lt;p&gt;Delta ovası (ya da kapı önü birikintisi)&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ülkemizde sıklıkla görülen sosyo-coğrafi bir olgudur. Kapalı mekanlarda uzun veya orta süreli etkinlikler sonucunda içeride havasız kalmış, osura osura uyumuş, sıkılmış, bıkmış, aslında hiç orada olmak istememiş&amp;#8212;veya herhangi bir başka nedenden içeride bulunmuş&amp;#8212;insan kütlesi, etkinliğin bitmesi ile oluşan akıntının etkisiyle kapının dışına sürüklenip hemen oracıkta kümelenirler.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu olay sonucunda, insan kütlesinin beraberinde sürükledikleri nikotinli çubuklardan duman tütmeye ve böylece, o alanda kemikleşen bir sohbet ortamının oluşmasına neden olurlar. Bu sohbet ortamı sayesinde birbirini hiç tanımayan insan öbekleri bir araya gelir ve birbirleri arasında &amp;#8220;dipol dipol bağları&amp;#8221; oluştururlar (bir Kimya terimi). Oluşturdukları bağlar sonucunda aralarındaki tepkimeye bağlı olarak futbol, siyaset, sanat, yeni cep telefonları, kadınlar-erkekler ve/veya ünlüler hakkında bulabildikleri ortak iletişim alanlarında bu bağıntıyı güçlendirmeye başlarlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kapı önü birikintisinin etkisiyle oluşan delta ovaları daha sonradan gelen insan partiküllerinin geçmesine engel oluşturdukları için burada bir birikme olur ve insanlar doğaları gereği ellerinde bulunan kaynaşma ve bağlanma dinamiklerinin dışına çıkarak ezme, ittirme, dayama ve çekiştirme gibi tepkimelere girerler. Bu tepkimelere dayalı olarak KÖB&amp;#8217;ü yarabilenler akıntının doğal seyrinde yollarına devam ederler. Bazı zamanlarda da delta ovası, arkadan gelen bu partikülleri döverek, linç ederek, tartaklayarak&amp;#8212;hiç olmazsa laf dalaşına girerek veya KÖB&amp;#8217;ü geçmeye çalıştığı için suçlayarak&amp;#8212;birikintinin içinde eritirler.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;KÖB&amp;#8217;ler çoğunlukla akıntının ve toplumsal ivmenin az olduğu coğrafi bölgelerde, özellikle Orta Doğu, Orta Asya, Kuzey Afrika ve Güney Amerika&amp;#8217;da görülürler. Bunlar arasında Orta Doğu bölgesinde bulunan Türkiye&amp;#8217;de KÖB&amp;#8217;ler hemen hemen ülkenin tamamında yaygın şekilde görülür.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;KÖB&amp;#8217;ler üzerine &amp;#8220;İç mekanlar, havalandırma ve sigara yasağı&amp;#8221; isimli makalesiyle de bilinen, Berlin Merlin Üniversitesi&amp;#8217;nde Sosyal Coğrafya Profesörü, Dr. St. Spekulatius, makalede Türkiye&amp;#8217;deki bu birikintiler hakkında şunları diyor:&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;Özellikle Türkiye&amp;#8217;deki KÖB&amp;#8217;ler kendi içlerinde gösterdikleri bağlılık ve dayanışma ile arkadan gelenlerin akıntıya kapılmalarını katiyetle engellemeleri beni hayrete sürükledi. Kızıldeniz&amp;#8217;de iki ayrı akıntının birbirine karışmadığını gözlemlediğimden beri gördüğüm en muazzam şey. Ne yazık ki, Türkiye&amp;#8217;de geçirdiğim inceleme süresi boyunca hiçbir KÖB&amp;#8217;e karışamadım. Ama bir gün bunu da başaracağımı umuyorum.&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Bu yaklaşım üzerine fikrini almak istediğimiz, fakat geçen hafta gittiği konferans çıkışından beri kendisinden haber alınamayan Çukurova Üniversitesi, Kapı ve Birikinti Bilimleri Bölüm Başkanı, Doç. Dr. Birkan Alüvyonoğlu&amp;#8217;nun konferans çıkışında saplandığı KÖB ile bağlantılandığı sanılıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Babasını en son bir KÖB oluşumu esnasında görmüş olan ve bir daha babasından haber alamayan Alüvyonoğlu, Türkiye&amp;#8217;nin Birikintileri Dergisi&amp;#8217;ne verdiği bir röportajında şöyle demişti:&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Babamı en son gördüğüm gün, beni elimden tutmuş ve ilk kez sinemaya götürmüştü. Film arasında babamın sigara içmesi için dışarı çıkmıştık. Orada ilk kez bir KÖB oluşumunu gördmüştüm ve bu beni çok etkilemişti. Tekrar içeri girdiğik ve filmin devamını izledik.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Film bittikten sonra dışarı çıktık ve babam film arasında konuştuğu adamlardan ateş istemek için yanımdan uzaklaştı. Sonra, babama bir şey dediler, o da güldü. O da onlara bir şey söyledi ve tam o sırada filmden çıkan diğer insanların da KÖB&amp;#8217;e kaynaşmasıyla babam ile arama etten bir oluşum girdi. Ve ben o et parçasının bünyesinde babamla bir bütün ama ondan apayrı bir şekilde sokağın başına kadar yarım saatte sürüklenmiş bulundum. Sonra parçadan koptum ve dışında kaldım.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Akşam olana kadar babamı bekledim, ama gelmedi. Eve gittiğimde de yoktu. Sonrasında ne olduğunu bilmiyorum. Ben de babamı tekrar nasıl görebileceğimi anlamak için bu bilim alanında ihtisas yaptım. Bu konuda bilinebilecek her şeyi öğrendim ama babamı nasıl bulacağımı hala anlayabilmiş değilim.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Dr. Alüvyonoğlu&amp;#8217;nun başına gelen bu kopma aynı buz dağlarından parçaların kopması gibi eşyanın tabiatı gereği aradaki dipol dipol bağlarının gevşemesi sonucunda olur. Bu, kişinin yeni çıkan bir diziyi izlememiş olması, geçen günkü maçta kimin kırmızı kart gördüğünü hatırlayamaması veya süper divalardan birinin en son yavuklusunu bilmemesinden kaynaklanabilir. Bu gibi durumlarda kişiler hayatlarının akıntısına kaldıkları yerden devam ederler ve bir KÖB&amp;#8217;ün özlemiyle yaşamlarındaki en büyük eksikliğin derin hissiyatı ile tutunacak bir kapı önü birikintisi ararlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Burada sözü geçen kişinin asıl aradığı şey babası değil, o ilk tecrübe ettiği KÖB&amp;#8217;dür. Bu gibi insanlar hayatları boyunca o ilk KÖB&amp;#8217;ün yarattığı bağlanma duygusunu ararlar ve bulamayınca da hayata küsüp Çukurova, Çarşamba veya Mogadişu gibi yerlere yerleşip sakin bir hayat yaşarlar. Genellikle Tsunami gibi vakalardan ölüm durumu gerçekleşir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Böyle.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/14567614445</link><guid>http://farkettim.com/post/14567614445</guid><pubDate>Wed, 21 Dec 2011 18:55:00 +0200</pubDate><category>delta ovası</category><category>sosyal olaylar</category><category>kapı önünde birikme hali</category><category>kapı önünde birikenler</category><category>kapının önünde sigara içmek</category><category>insanların geçmesine engel olmak</category></item><item><title>Haydi gelin biraz sosyal semiyotikçilik oynayalım.
Van&amp;#8217;daki acı depremden sonra daha önceki...</title><description>&lt;p&gt;Haydi gelin biraz sosyal semiyotikçilik oynayalım.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Van&amp;#8217;daki acı depremden sonra daha önceki depremlerde göremediğimiz büyüklükte bir dayanışma, özveri, yardımlaşma ve bağış seferberliğine şahit olduk. Kimileri deprem için üzülürken ve canı gönülden yardımcı olmaya çalışırken, kimileri sevindi ve &amp;#8220;Allah&amp;#8217;ın sopası yok&amp;#8221; edebiyatından mavallar okudu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bunlar dışında, &amp;#8220;her ne kadar Doğu&amp;#8217;daki Kürtlerin başına gelmiş olsa da üzülelim bari&amp;#8221; minvalinde yaklaşımlar da olmadı değil. Bu yaklaşımı benimseyenlerin bir kısmı yardım kolilerine taş ve benzeri cürufu doldurup göndermiş. Bu hareketin altında ulvi bir anlam olduğuna canı gönülden inanıyorum (!)&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bütün bunların da dışında&amp;#8212;en önemli kısmı, sosyal semiyotik oyunumuzu oynayacağımız er&amp;#8212;Kızılay&amp;#8217;ın Van&amp;#8217;daki kardeşlerimizin kan ihtiyacı için başlattığı &amp;#8220;kan bağışı&amp;#8221; kampanyası! Bugün, Taksim Meydanı&amp;#8217;ndaki kan bağışı çadırının önünden geçtim. Çadırın önünde sıra vardı ve herkes Van&amp;#8217;daki yaralılar için kan vermek için seferber olmuştu. Bir sürü adam, kan vermek için tüm işini gücünü bırakmış, soğukta sıra bekliyordu. KAN vermek için VAN&amp;#8217;daki kardeşlerimize!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Buraya kadar her şey normal, şimdi sosyal semiyotik için anlamlı olan detayı vereyim: Çadırın önünde Mehter Takımı, neslimizin ve ceddimizin önemini vurgulayan bir müzik gösterisi sergiliyordu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Van&amp;#8217;daki kardeşlerimiz için kan bağışı kampanyası düzenlemek çok yüce, çok insanca bir davranış.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Van&amp;#8217;daki kardeşlerimiz için KAN bağışı kampanyasının düzenlendiği çadırın önünde Mehter Takımı&amp;#8217;nın gösteri yapması ise hiç öyle değil.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;ANLAYAMAYANLAR İÇİN (Şair burada diyor ki:) Van&amp;#8217;daki kanı bozuklara biraz yüce Türk kanı bağışlayalım ki belki biraz olsun düzelirler.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;BRAVO KIZILAY! BRAVO AK PARTİ! BRAVO muhtaç olduğu ezikliği damarlarındaki asil kanda bulan YÜCE &amp;#8220;TÜRK&amp;#8221; MİLLETİ!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;[Bu konuda, Homofobi ile ilgili bir Sosyolojik komedi filmi de var: Bu filmde, Kemal Sunal bir kaza geçiriyor veya vuruluyor ve acilen kana ihtiyaç duyuyor. Eşcinsel&amp;#8212;siyaseten doğru tabiri neydi&amp;#8212;bir adamın verdiği kan ile Kemal Sunal da eşcinsel oluyor.  Ve olaylar gelişir&amp;#8230;]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;EDIT: Az önce &lt;a target="_blank" href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25292271/"&gt;NTVMSNBC&lt;/a&gt;&amp;#8216;de yayınlanan haberde Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi Akar şunları demiş:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&amp;#8220;Akar, kan merkezinden yaralılar için bin 500 ünite kanın hastanelere gönderildiğini ifade ederek, &amp;#8221;Yaralıların ihtiyaçlarının iki kat fazlası kan miktarı bölgedeki stoklarımızda mevcuttur. Bölgede kan ihtiyacı yoktur&amp;#8221; diye konuştu.&amp;#8221;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Çadır konusunda bu kadar eksik varken kanın ihtiyaçtan iki kat fazla olması yukarıdaki tezimizi destekliyor: kanınızı değiştirelim ama başınızı sokacak bir damınız olmasın!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/11946072065</link><guid>http://farkettim.com/post/11946072065</guid><pubDate>Wed, 26 Oct 2011 14:07:00 +0300</pubDate><category>Faşizm</category><category>kan bağışı kampanyası</category><category>türkçülük</category><category>milliyetçilik</category><category>van</category><category>van depremi</category><category>van yardım kampanyası</category><category>van bağış kampanyası</category><category>van için kan bağışı kampanyası</category><category>taksim meydanı</category><category>kızılıay</category><category>kızılay</category><category>kızılay kan bağışı çadırı</category><category>mehter takımı</category><category>mehter marşı</category><category>sosyal semiyotik</category><category>sosyal anlambilim</category><category>homofobi</category><category>kemal sunal</category><category>van'daki kardeşlerimize yüce türk kanı bağışlayalım</category></item><item><title>Diktatörün Ölümü*
[20 Ekim 2011: Muammer Kaddafi&amp;#8217;nin öldürüldüğü ve Türkiye&amp;#8217;nin Kuzey...</title><description>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Diktatörün Ölümü*&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;[20 Ekim 2011: Muammer Kaddafi&amp;#8217;nin öldürüldüğü ve Türkiye&amp;#8217;nin Kuzey Irak&amp;#8217;ta sınır ötesi operasyon başlattığı bu günde, Saddam Hüseyin idam edildikten sonra yazdığım ve Yeni Harman Dergisi&amp;#8217;nde yayınlanan bir yazımı hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Dünya Tarihi, bugün bir kez daha değişti.]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;2006 yılı eski yönetim biçimlerinin liderleri açısından pek verimli bir yıl olmadı diğer yandan dikta rejimlerinin sonunu müjdelemesi adına ise çok üretken bir yıldı. Geride bıraktığımız yıl içerisinde sayıları azımsanmayacak kadar çok diktatör - ve/veya şiddet/katliam/yönetim/insan hakları/vb. nezrinde diktatörlük payesine layık gördüğüm kişiler- öteki dünyadaki hesaplarını vermek üzere dünyamızdan –kimi eceliyle kimi ise insan eliyle- göçtüler. Bu diktatörler göçünün ardında eski dünya düzeninin miadının dolması, yeni yönetim biçimlerinin yükselişi ve eski değerlerin kötülenmesi dahil olmak üzere pek çok neden var.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;‘Diktatörün ölümü’ ile yıkılan ulusal, yerel ve Emperyalizm karşıtı ülke yapılarının yerine Pazar ekonomisine açık, ülkeler ötesi kurumsal gücün varlığını kabul eden veya etmek zorunda kalan; azınlıkların yüceltildiği, paraya dayalı ve uluslararası politikanın ve dolayısıyla Birinci Dünya Ülkelerinin menfaatlerinin öne çıktığı bir yönetim sistemini benimseyen ülke yapıları yükselişe geçmiştir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bunları benimsemeyenler ve hala Macchiavellici tutumlarını eski usulde yürütmeye çalışan ülkeler, zorla veya kendi iç dinamikleri doğrultusunda tedavülden kaldırılıyor. Bu bağlamda geçen yıl dünya tarihinden silinen diktatörleri ve yeni dünya düzeni içerisindeki değişimlerini biraz irdeleyelim.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Milan Babiç, 06 Mart.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;‘Diktatörün ölümü’ 90’lı yılların başında Avrupa’nın orta yerinin kan gölü haline gelmesine neden olan olaylarda rolü bulunan ve insanlık suçu işlemek cürmünden ötürü hapse mahkum edilen Milan Babiç’in 06 Mart sabahı Den Haag’daki hapishane hücresinde intihar etmesi ile başlamıştı. Milan Babiç, Miloşeviç’in emri altında etnik temizlik yaptığını kabul etmiş bir diktatördü.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Slobodan Miloşeviç, 11 Mart.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;Onun ağabeyi sayılan Miloşeviç, Babiç’in intiharından sadece beş gün sonra, 11 Mart’ta geçirdiği muğlak bir kalp krizi sonrasında yine Babiç gibi hücresinin içerisinde ölü bulundu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Fernando Romeo Lucas Garcia, 27 Mayıs.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;Takvimlerimiz 27 Mayıs’ı gösterdiğinde Garcia sürgünde olduğu Venezuela’da öldü. Garcia, 1978-1982 yılları arasında görev yapmış olduğu Guetamala’nın demokratik olarak seçilmiş devlet başkanıydı. Fakat, görevde bulunduğu sürece muhalefet yapan bazı önemli devlet çalışanlarının ve önemli şahsiyetlerin suikastlarından, ayrıca 37 kişinin yanarak can verdiği meşhur İspanya Büyükelçiliği yangınından sorumlu tutuldu. Demokratik olarak seçilmiş yegane diktatörlerden biri olan Garcia askeri bir darbe ile devrilmişti.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Ebu Musab El Zerkavi, 07 Haziran.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Amerikan askerinin görev yapabileceği iklim şartlarına ulaşıldı, El Kaide’nin Irak bölge sorumlusu El Zerkavi 07 Haziran’da düzenlenen bir hava saldırısından sağ çıkmayı başarmasına rağmen 55 dakika sonra iç kanamadan ötürü öldü. Zerkavi’nin profili, FBI’ın arananlar listesinden ancak altı ay sonra silindi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Ta Mok, 21 Temmuz.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;Azrail Temmuz ayında rotasını Uzak Doğu’ya çevirmiş ve diktatörlüğün en yüce güce ait olduğunu hatırlatmaya devam etmiştir. Kızıl Kmerler’in ‘Kasap’ lakabıyla ünlenen lideri olan Ta Mok, 1975-79 arasında 1,7 milyon kişinin ölümünden sorumlu olan komutanlardan biriydi ve 2007’de bu ‘insanlık suçundan’ ötürü yargılanacaktı. Uzun zamandır yüksek tansiyon ve veremden hastanede yatan Ta Mok’un bedeni rahatsızlıklarına daha fazla dayanamadı. Yargısı, öteki dünya mahkemelerine sevk edildi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Alfredo Matiauda Stroessner, 16&amp;#160;Ağustos.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;Paraguay’ın 1954’te bir darbe ile başa gelen ve 1989’a kadar tek adaylı veya göstermelik adaylarla yapılan seçimlerde sekiz kez daha seçilen başkanı Stroessner, De Gaulle, Pinochet, Hirohito, Başkan Johnson ve Videla Redondo ile yakın ilişkileri ile ünlü bir anti-komünistti. 1992’de adam kaçırmaların, işkencelerin, katliamların ve yolsuzlukların doldurduğu bir listede yüksek sayıda insan ölümünden sorumlu tutan ve ailesinin 300 milyon Doları aşan servetini açığa vuran kanıtlar açığa çıkarılmıştı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Faşist rejimlere karşı bariz desteği, Vatikan ile mesafeli ilişkileri, Nazizm’e olan hayranlığı ve daha birçok faşist diktatörlük özelliklerine rağmen Amerika ile yakın ilişkilerinin de sayesinde 35 yıl yönetimde kalmayı başarabilmiştir. Uzun zamandır zatürree olan Stroessner bir darbe ile yerinden edildikten sonra kaçtığı Brezilya’da 93 yaşındayken 16&amp;#160;Ağustos’ta akciğer yetmezliğinden öldü.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Pieter Willem Botha, 31 Ekim.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;Diğer ‘diktatör virüsü’ vakası Güney Afrika Cumhuriyeti’nde görüldü. Apartheid rejiminin savunucularından 1978-1982 arasında başbakanlık yapmış olan Botha, namı diğer ‘Büyük Timsah’, 31 Ekim’de evinde geçirdiği kalp krizi sonucu dünya yüzeyini terk etmişti. Botha, görevi süresince ve ölene kadar nüfusun büyük çoğunluğu olan zenci halka karşı ayrımcı ve aşağılayıcı politikasını sürdürdü. Nelson Mandela’nın özgürlüğüne kavuşması da Botha’nın bir kalp krizi sonucunda görev den çekilmesi sonrasına denk gelir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Samuel Holloway Bowers, 05 Kasım.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;Bowers, 1964’te Ku Klux Klan’ın çoktan ortadan kalkmaya yüz tuttuğu ama hala dipte kalan tortusunun iştah kaçırdığı bir dönemde Ku Klux Klan Beyaz Şövalyeleri isimli bir gizli örgüt kurarak eski şiddetli dönemlere dönmeyi amaçlamıştı. 1964 yazında 5 sosyal aktivistin öldürülmesi ve daha sonra siyahileri seçimlerde oy kullanmaya teşvik eden siyahi aktivist Vernon Dahmer’in evinin kundaklanarak yangında can vermesinden sorumluydular.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu cinayetlerin emirlerini doğrudan Bowers’ın verdiği ortaya çıktı ve 1998’de ömür boyu hapse mahkum edildi. Fakat, o güne kadar Beyaz Şövalyeler durmadılar. 1967’de iki Sinagog bombalandı. ‘Diktatörün ölümü’ sürecinde ırkçılığın son sembollerinden birinin hayatta kalan yegane liderlerinden biri Sam Bowers bulunduğu hapishanede 05 Kasım’da kalp krizi nedeniyle öldü.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Augusto José Ramón Pinochet Ugarte, 10 Aralık.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;2006 yılının sonlarına doğru yaklaşmaya başlarken listenin kabarıklığını gidermek için çalışmaların hızlandığını görüyoruz. Bir türlü yargılanamayan ve hayatına olduğu gibi devam eden Augusto Pinochet 10 Aralık’ta kalp yetmezliği ve akciğer ödemi sebebiyle askeri hastanede gözlerini kapadı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Saparmurat Atayeviç Niyazov, 21 Aralık.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;Yabancı medyanın dünyanın en otoriter ve baskıcı diktatörlerinden biri olduğunu iddia ettiği ve bu yüzden sıklıkla eleştirdiği Niyazov 21 Aralık’ta bahsettiğim bazı diğer diktatörler gibi kalp krizinden ötürü öldü. Niyazov’un muhalefet tarafından zehirlendiğine dair komplo teorileri de üretildi. Niyazov, Londra merkezli bir insan hakları derneği tarafından 3 milyar Dolara yakın paranın kendi kontrolünde yurt dışı banka hesaplarında bulunduğuna dair bir rapor hazırlamıştı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Saddam Hüseyin Abdülmecit el-Tıkriti, 30 Aralık.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;2006 yılının son gününe yaklaşıldığında 30 Aralık’ta ölen son diktatörümüz aynı zamanda bu yıl kendi eceliyle ölemeyen tek diktatör olma ünvanıyla Bağdat’ta alelacele asılan Saddam Hüseyin oldu. Saddam 1959’da General Abdul Kerim Kassım suikastına karıştı. CIA ve Mısır istihbarat servisinin yardımıyla Tıkrit’e kaçtı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bir süre Mısır’da sürgünde yaşadı. 1964’te Irak’a döndü ve 1967’ye kadar hapiste yattı. 1968’te Baas Partisi’ni iktidara getiren darbede aktif rol oynadı. 1979’da iktidar oldu, bir yıl sonra İran’ı işgal etti ve 8 yıl sürecek savaş başlamış oldu. 1988’de Halepçe Katliamı olarak bilinen olayda kimyasal silah kullanımına izin verdi. İran ile savaş bir yıl sonra sona erdi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bundan iki yıl sonra, 1990’da bu sefer Kuveyt’i işgal etti. İran savaşında Amerika’nın yardımını almış olan Saddam bu sefer Amerika’nın hışmını karşısında buldu. Birinci Körfez Savaşı’na tanık oldu. 9/11 olaylarından sonra, tekrar Amerika’nın hedefi olan Irak ve Saddam, kitlesel imha silahlarınının olduğu iddiasıyla Irak’ın ve kendisinin sonunu getiren İkinci Körfez Savaşı ile karşı karşıya kaldı. Bu sürecin sonunda, alelacele yargılanıp Kurban Bayramı’nın arifesinde verilen ilk kurban oldu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bütün bu ölümler –özellikle bir hışımla idam edilen Saddam Hüseyin’in durumu- diktatörlerin dünya siyaset sahnesi üzerinden silinmeye yüz tuttuklarını gösteriyor. Geride kalan bir avuç kişinin de çoğunun da yaşı epey ilerlemiş durumda ve sadece geriye kalan birkaç kişi hala bulundukları ülkelerdeki yönetimlerde söz sahibi. Onlar da diktatörlük sahnesinden önümüzdeki birkaç yıl içerisinde silinecekler sanıyorum. Bunlardan bir kaçını gözden geçirelim:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;strong&gt;Jorge Rafael Videla Redondo&lt;/strong&gt;, &lt;/span&gt;Arjantin’in 1976-1981 arasındaki &lt;span&gt;de facto&lt;/span&gt; devlet başkanıdır. İsabel Martinez de Peron’u darbe ile devirerek başa gelmiştir. Görevde bulunduğu sürece 30 bine yakın insanın kaybolmasından, binlercesinin işkence görmesinden ve birçok cinayetten sorumlu tutulmuştur.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Amerika’nın her Komünizm karşıtı diktatöre gösterdiği sıcaklık ve şefkatten Videla da nasibini almıştır. Görevi bıraktıktan sonra, 1983’te yargılanan Rafael Videla 5 yıl hapis yattıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilmiş ama ev hapsinde göz altında bulundurulmaya başlanmıştır. Halen ev hapsinde olduğundan yaşayan bir ölü olarak varlığını devam ettirmektedir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;strong&gt;Mengistu Haile Mariam&lt;/strong&gt;, &lt;/span&gt;1974’te Etiyopya’da darbe ile başa gelmiş bir sosyalist askeri diktatördür. 1991’e kadar devam eden başkanlık dönemi içerisinde, ‘Kızıl Terör’ olarak adlandırılan eylemler bütünü çerçevesinde, muhaliflerine ve etnik gruplara soykırım uygulamış ve ortaya çıkan kıtlığın da etkisiyle neredeyse bütün ülke helak olmuştu. 1975-1978 arasında 1,5 milyona yakın insanın ölümüne sebep olan Mengistu, dünyanın en büyük yedinci soykırımını yapmış olan kişi olarak kabul ediliyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;1994’te gıyabında yargılanmaya başlayan Mengistu’nun dava tutanakları 8000 sayfaydı. Mengistu ve ekibinin davası 2006 yılının sonuna kadar devam etti ve yargılamada mevcut bulunanlar, en azı 25 yıl olmak üzere hapse mahkum edildiler. Haile Mengistu, Zimbabve’nin devlet başkanı olan dostu, Robert Mugabe’ye sığınma talebinde bulundu. Hakkında idam cezası verilmesi beklenen Mengsitu’ya sağlık durumundan ötürü ömür boyu hapis cezası verildi fakat Zimbabve iade talebine pek sıcak bakmadığı için halen bu cezası uygulamaya koyulamamıştır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;strong&gt;Maurice Papon&lt;/strong&gt;, &lt;/span&gt;en özel ve en önemli diktatörlerimizden bir tanesidir çünkü Papon hem İkinci Dünya Savaşı’ndaki soykırımlara hem de daha sonra 1961 Paris Katliamı’na şahit olmuş bir kişidir. Öncelikle, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerle işbirliği yapan Vichy Hükümeti altında Bordeaux bölgesinden sorumlu en yüksek ikinci rütbedeki polis müdürüydü. Bu sıfat altında Auschwitz’e gönderilmek üzere binlerce Yahudi sorgulayan ve Nazilere teslim eden Papon savaşın Almanların aleyhine dönmesiyle beraber, kendisi de onların aleyhine döndü ve Direniş güçlerine Almanlar hakkında muhbirlik yapmaya başladı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Savaştan sonra her nasılsa polislik görevine devam etmeyi başardı ve 1967’ye kadar Paris polis müdürü olarak görevde kaldı. Bu süre zarfında -Cezayir Katliamı’nın devamı sayılabilecek- 1961’de Paris Katliamı olarak bilinen olayın başında eski zamanlarını aratmayacak gaddarlıkla elinden geleni ardına koymamıştır. Charles-André-Joseph-Marie de Gaulle hükümetinin görüp görebileceği en ideal polis müdürüydü Papon. Bu yüzden 1968-1971 arasında Gaulle kabinesinin hazine bakanı olarak görev yapmış olsa gerek.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;1980’lerde geçmişi ile ilgili üzeri örtülü bilgilerin ortaya çıkması ile 1983 yılında ilk mahkemesi ile karşı karşıya kaldı. Papon, 1942 ile 1944 yılları arasında, aralarında çocuk ve yaşlıların da bulunduğu 1560 Yahudi’nin Nazilere teslim edilmek üzere sınır dışı edilmesi suçundan yargılanmaya başladı. 1998’de 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve Papon İsviçre’ye kaçtı. İadesinin üzerine 22 Ekim 1999 ayında hapse girdi, sağlık durumundan ötürü Mart 2000’de serbest bırakıldı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şu an yoğun bakım altında yaşamına devam etme çabası içerisindedir. ‘Diktatörün ölümü’nü en iyi özetleyen yaşam Papon’unki olsa gerek.‘Diktatörün ölümü’nü göstermek için sizlere onlarca örnek sundum. Diktatör öldü, ölmediyse de can çekişiyor. Artık kimsenin onu savunacak, ona yandaş çıkacak durumu ve menfaati yok.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;                                      ******&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bir zamanların ‘diktatör-sever’ Amerikası bile artık kendi yarattığı ve yetiştirdiği diktatörleri ortadan kaldırmak için uğraş veriyor çünkü diktatör öldü, yaşasın demokrasi simsarlığı! Artık herşey mantıklı bir açıklamanın, insanlık yararına gibi görünen kavramların ardına gizlenmiş olarak ortaya çıkıyor ve zamanında dobra diktatörlerin belki de kendilerince ulvi nedenlerden ötürü yapılan insanlık dışı eylemleri ülkeler ötesi devleşen kurumsal şirketlerin menfaatleri adına insanlık, demokrasi vs. gibi ulvi nedenlerin arkasına saklanmış olarak ortaya çıkıyor. Böyle zamanlarda insan “Değişen bir şey olmayacaksa demokrasi getirmek acaba ne kadar insanca?” diye düşünmekten kendini alamıyor. Diktatör öldü, yaşasın demokratik liderlik!&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;u&gt;&lt;a target="_blank" href="http://yeni-harman.blogspot.com/"&gt;Yeni Harman Dergisi&lt;/a&gt;&lt;/u&gt;, 2006&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;* Arthur Miller&amp;#8217;ın anısına&amp;#8230;&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/11696867544</link><guid>http://farkettim.com/post/11696867544</guid><pubDate>Thu, 20 Oct 2011 19:49:00 +0300</pubDate><category>diktatörün ölümü</category><category>maurice papon</category><category>pinochet</category><category>saddam hüseyin</category><category>muammer kaddafi</category><category>kaddafi'nin ölümü</category><category>milan babiç'in ölümü</category><category>slobodan miloşeviç'in ölümü</category><category>fernando romeo lucas garcia'nın ölümü</category><category>ebu musab el zerkavi'nin ölümü</category><category>ta mok'un ölümü</category><category>alfredo matiuauda stroessner'in ölümü</category><category>pieter willem botha'nın ölümü</category><category>samuel holloway bowers'ın ölümü</category><category>augusto jose ramon pinochet ugarte'nin ölümü</category><category>saparmurat atayeviç'in ölümü</category><category>saddam hüseyin'in ölümü</category><category>jorge rafael videla redondo</category><category>mengitsu haile mariam</category></item><item><title>Pinochet öldü; kalan sağlar kimindir?
[Aşağıdaki yazı, 2006 yılının son ayında Yeni Harman Dergisi...</title><description>&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;strong&gt;Pinochet öldü; kalan sağlar kimindir?&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;[Aşağıdaki yazı, 2006 yılının son ayında &lt;a target="_blank" href="http://yeni-harman.blogspot.com/"&gt;Yeni Harman Dergisi&lt;/a&gt; için yazdığım bir yazı. Kaddafi&amp;#8217;nin öldürüldüğü bugünde hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Bir sonraki yazı da Saddam&amp;#8217;ın ölümünden sonra yazılmış bir yazı olacak.]&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&amp;#8212;-0&amp;#8212;-&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;General Augusto Pinochet Ugarte’nin ölümünden beri aklımda olan bir soru var: Biri gitti, kalan sağlar ne olacak? &lt;/span&gt;&lt;span&gt;Onu diktatör olarak tanımlarken, diktatör olarak tanımlamadıklarımız ne olacak? İnsan isimlerini yaftalamak bu kadar kolayken insan isimlerini sadece ufak piyonlar olarak kullanan İnsanlık Tarihi içerisinde derinlemesine yer etmiş, kötüye kullanılan Macchiavellici iç güdüyü medeniyet denilen tek dişi canavara çevirdiğimiz aşikarken; medeniyet ve sanal demokrasinin salyalarımızı nasıl akıttığını Pavlov hayatta olsaydı da inceleyebilseydi.&lt;/span&gt;&lt;span&gt;Kahraman-Diktatör-Terörist hemen hemen aynı eylemleri yapan benzer durumları nitelerken hakim görüş ile aralarındaki açı ile ters orantılı olarak çok farklı anlamlara gelebiliyorlar. Dünya gerçekten ilginç bir yer.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&amp;#8212;-0&amp;#8212;-&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;General Augusto Pinochet Ugarte, 10 Aralık 2006’da bizim içerisinde var olduğumuz dünya ile ilişiğini kesmiş bulunmaktadır. O gitti. Bizler kaldık. Kalan sağlar bizimdir. O gittiğinden beri bu adam hakkında ne yazabilirim diye düşünüyorum. Düşünüyorum. Düşünürken yollar teptim, dere tepe aştım. Belki tebdil-i mekanda ferahlık vardır diye aşrı aşrı memleketlere gittim. Gittiğim her yer, gördüğüm herkes mutlak bir duyarsızlık içerisinde duyargalaşmış, kemikleşmiş yapıları içerisinde insanlıktan çıkıp makineleşmesinin, insanın vücudundan arınmasının, bir yandan da vücuduna tamah etmesinin ayyuka çıktığı bir kavramsal bir dünyayı sanal olarak kemikleştirmişlerdi. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Anti-Oedipus isimli kitaplarında belirttikleri gibi insanlar “arzu eden makine”lere dönüşmüşler ve her yanımız alışveriş merkezi, tüketim cenneti olmuş. İnanır mısınız Pinochet’in ölüsü biraz soğusun onun t-shirtleri [ingilizce terim], şapkaları, çeşitli oyuncak bebekleri ve diğer hediyelik eşyaları da bu arzu eden makinelerin beğenisine sunulacaktır. Sonra döndüm içime baktım. İçimde konuyla ilgili bakacak pek bir yer yoktu, ben de Pinochet idim. Trenin yemekli vagonuna oturmuş kendimin de bir Pinochet olabileceğini düşünürken karşımdaki adama bir baktım: o da Pinochet idi. Yanımdaki, arka masamdaki, hatta kondüktör bile – şanslıyım ki bir biletim vardı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Oturdum sözü geçen adamı araştırdım ama sizlere bu araştırmalarımdan söz etmek istemiyorum. Herkes üç aşağı beş yukarı bu adamın kim olduğunu, neler yaptığını ve nasıl yerilebileceğini bilir. Bunu yapmamın pek bir ehemmiyeti olacağını sanmıyorum. Onun yerine diktatörlük ve katliam ile kemikleştirilmiş bir isim olan, hatta kavramlaşacak olan bu Pinochet ismi üzerinden insanlık gerçeğini irdelemek isterim.&lt;br/&gt;Dünya ilginç bir yer. Önceleri olayları ve olguları yargılardım, şu iyidir şu kötüdür diye sınıflandırırdım: “İnsanca olması gerektiği gibi nasıl olmaz, nasıl olmaz?” diye üzülürdüm. Sonra, insanlardan kaçtım. Kendimi, kendi içime kapadım. Kapalı bir kutu, Pandora’nın Kutusu gibi dolaştım insan içinde. İnsan içinde dolaştım. İnsan içimde dolaştım. Her an sonsuz kötüyü dışarı akıtmaya hazır. İnsanları içimde sorgulamaktan vazgeçtim. Kendim, insanlık adına kendime hesap vermekten bıktım. Mantıklı bir cevap verememekten bıktım. İnsan, içimde patladı, cerahat her yanıma dağıldı. Sonunda insan olmaktan, insani olmaktan ve hesap vermekten vazgeçtim. Böylece, her şey yoluna girdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;“Yoluma girdin!” diye hönkürdü yandaki arabanın şoförü ve irkildim. Kim? Kimin yolu? Yol kime ait? “Cevap verme. Cevap verme!” diye telkin ettim kendimi &amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;› “Köfte ister misin?” dedi yemekli vagonda karşımda oturan adam. İki kıta ötede kendi dünyası içerisinde kendi bildiğini okuyarak insan yaşamına kastetmiş ve bir ülkenin hayatına 17 sene boyunca hükmetmiş bir adam ölmüş. Ben, bir trenin yemekli vagonunda bununla ilgili bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Karşımdan birisi köfte ile varlığıma müdahale ediyor. Peki, bu iyi niyetli bir diktatörlük değil midir? Bu adamın Pinochet olduğu konusunda yanılmamışım. Kafamı sallıyorum ve kendi dünyama geri dönüyorum &amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;› Önümdeki sayfa ile ilişkimiz bozulmuş. Artık yüzeyine kara lekelerimi bırakmamı istemiyor sanki. Neyse, gerçek dünyaya geri döneyim o zaman &amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;&amp;#8212;› Adam sigara uzatır. Ben alırım. Yakar ve konuşmaya başlarım “Memleket Ankara mı abi?”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;“Ben Erzurumluyum.” Erzurumlu Pinochet. Biramı bitirip bir dahaki denemeyi yapacağım zamana kadar kara kaplı defterimi ve karalar bağlamış yüreğimi ortadan kaldırıyorum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Geçenlerde teyzeme Pinochet hakkında ne düşündüğünü sordum. Bana: “Aslında bu sadece isimlerle ilgili bir durum değil. Her yerde diktatörler var. Sadece bunların bazıları gizli bazıları aleni diktatörler.” dedi. Düşündüm de haklıydı. Che’yi seven insanlar, Pinochet’ten nefret ediyorlar -hatta bir noktada ne kadar aksine söylemlerde bulunsalarda eylemsel olarak Bush’un politikalarını olumluyorlar- ve kendi diktatörlerinin eylemlerini mantığa bürüyecek açıklamalar bulmaya çalışıyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Hadi yöresele inelim, küresele çıkalım: Osmanlı İmparatorluğu&amp;#8217;nun eylemlerini soykırım olarak kabul etmeye çalışan romantik Fransa’nın Cezayir’de yaptıklarını nasıl göz ardı ederiz? Küba’da Castro, Libya’da Kaddafi, Irak’ta Saddam, Irak’ta Bush, şurada bu, burada benim yaptıklarını aynı perspekiften incelersek dünyada diktatör denmeyecek adam kalmaz. Günlük hayatınıza bakarsanız demokrasinin zaten ne kadar gerçekdışı –başka bir deyişle hipergerçek, bkz: Jean Baudrillard- bir yönetim, ne kadar sanal bir olgu olduğunu idrak edersiniz. Ama eskilerden ünlü bir reklam sloganından alıntı yaparak: “İnsan görmek istediğini görür!” demek istiyorum. O yüzden pek de bir şey göremez aslında. İnsan kendi değer yargılarını diğerlerine empoze etmekten ne zaman vazgeçerse –hiçbir zaman- işte o zaman diktatörün ölümünden bahsedebiliriz. Dikkat ettiğiniz zaman tarih içerisindeki eylemlerin çoğunun nitelik olarak birbirine çok benzediğini görürsünüz. Başka bir deyişle, bugün kahramanlık olarak görülebilen bir durum geçmişte yapılsaydı dünyaları yerinden oynatabilecek bir askeri, siyasi edepsizlik olarak görülebilirdi ya da geçmişte kahramanlık olarak görülmüş bir durum günümüze geldiğimizde artık kavramsal olarak karalanmış ve insanlık ayıbı olmuş olabiliyor. Bu açıdan, Spartaküs İsyanı’nı, Hassan Sabbah’ı, Conquistadore’ları veya beğendiğiniz herhangi başka bir olayı örnek olarak evde kendiniz irdeleyebilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Diğer taraftan, Saddam Hüseyin’in şu anda tutuklu olması ve insanlık suçu ile yargılanmasının yanında, Pinochet’nin yakalanmasına rağmen yargılanmaması, yargılanacağı zaman ise sadece “vergi kaçırmak” ile ilgili bir suçlama ile karşı karşıya kalması, yaş haddinden ve sağlık durumundan dolayı yargılanmaması apayrıca beni yine insanlık ve politika hakkında derin düşüncelere gark eden ironik durumlardır. Bunların dışında, Hitler’in dünyanın en kötü en iğrenç diktatörü olarak kabul edilmesi ve bu çeşit diğer diktatörlerin ise korkuyla karışık saygı gösterilerek yaşamlarını idame ettirmeleri arasındaki fark da gayet ironiktir. Güç sahibi olanlar eylemlerini yaptıkları surette olumlanarak karşılanırlar. Düzenin sahibi olanlar yaptıklarını mantığa bürüyebilirler ve bunlardan ötürü saygı görürler. Güç her zaman saygıyı beraberinde getirir. Sonra bu güç sahipleri güç odaklarındaki yerlerinden ayrıldıktan sonra farklı bir görüş güç odağı olduğunda bu kahramanlık veya mantıklı edimler tersine çevrilir ve devlet aygıtları bu sefer de eskiden propagandasını yaptıkları şeylerin anti-propagandası oluverirler. Tam tersi de mümkün. Yukarıda sözünü ettiğim Saddam gibi; tarihte Jean D&amp;#8217;arc ve Geronimo; Hollywood’da William Wallace gibi&amp;#8230;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Kahramanlıkla diktatörlük arasında –hatta bunlara teröristliği de ekleyebiliriz- ince bir çizgi var sanırım ve bu çizgi üzerinde yürümek her babayiğidin harcı değildir ve hatta en babayiğidin hiç harcı değildir. Devlet aygıtları ile aranızdaki açıyla ters orantılı olarak tanımlanış biçiminiz değişir. Bunlara uluslararası politika araçları da eklenince bu durum iyice karmaşık bir hal alır. Bir arkadaşım ile yaptığımız sohbetlerden birisinde insanlık, insaniyet ve samimiyet ile ilgili konuşurken konumuza Hitler de konuk sanatçı olarak katılmıştı. Burada sözünü etttiğimiz şey biraz Macchiavellici yaklaşımla aslında insanların -arada sırada kendilerinden halk olarak söz ettiğimiz insan güruhunun- yönetimi için bazı noktalarda dayatmanın ve didaktizmin şart olmasıydı. Bu yönlendirmeleri yapan insanlardan bir demet örnek ile sohbetimizi şenlendiriyorduk. Ghandi’nin “pasif direniş”ini yerel halka nasıl kendi başını ortaya koyarak kabul ettirdiğinden -burada halkın kendilerini biraz daha önemsemesi için kendini güç durumlara sokmasını niteleyince didaktizmi görebilirsiniz-, Napoleon’un nasıl Mısır’a kadar gittiğini, bütün bir Türk tarihinin gelişimini, Uzak Doğu yönetim kültürünü, A.B.D.’nin bütün eylemlerini demokratize eden ve mantığa bürüyen olumlama sistemini, Birinci Dünya Ülkelerinin Kolonileşme sürecinde yerel halklara yaptıkları, Güney Amerika’da Conquistadore’ları, Orta Doğu ve Arap tarihini ve daha bir çok şeyleri konu ederken Hitler’in de kenardan gizlice bize seslenmemesi biraz abes oldu. Biz bütün bunlardan bir bar kanepesinde bahsedebilirken, Hitler’in kanepenin kenarından sinsice görünmesi ne kadar acıydı bilir misin sayın okuyucu?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Hitler’i de oturttuk sohbetimizin ana fikrine ve konuşmaya devam ettik. İrdelediğimiz şey: Diktatörler ve onların eylemlerinin dünya tarihine yansımaları idi. Hitler ve yaptıkları dünya tarihinin en kanlı (?) eylemleri olarak kabul edilmesine karşın Hitler bunca insanın kanını dahi dökmemişti. Bir savaş anında NBC silahlarıyla, hatta atom bombasıyla, sivil halka rasgele ateş ederek, çoluk çocuğun tam anlamıyla öldüğü bile belli olmadan, kiminin sakat kalması, kiminin öksüz bir şekilde tüm hayatı boyunca acı çekmesine yol açacak bir vahşet mi revadır; yoksa banyo yapmaya gittiğini zannederken tependeki borudan ab-ı hayat yerine ab-ı mevt akması ve böylelikle engel olunamaz bir kesinlikle ebediyete intikal etmek mi revadır. Bu arada sanmayınız ki bizler boş vakitlerimizde kana susamış vahşiler gibi oturup insanlık tairihinin vahşetinden söz ediyoruz. Yeri gelmişti konuştuk. Tabi ki, ikisi de reva değildir ama ikisi arasında bir mukayese yapmış bulunduk. İşte, sohbetimiz bu gibi konular üzerinde demlenirken biz şöyle bir sonuca varmış idik: İnsalık dışı bir şey yaparken bile insani olmak. İşte bir diktatörün insanlık tarihinde nasıl yargılanacağını görmek için göz önünde bulundurulması gereken en önemli faktörlerden birisi budur.&lt;br/&gt;Özellikle Türk tarihine baktığımız zaman tarihin başlangıcından bu yana sayısız darbeler ve yönetimsel katliamlarla, hatta bir noktada Avrupalının bize Barbar demesine yol açan kanlı savaşlarla var olmuş bir millet olarak Pinochet –ya da genelleyerek konuşayım Şili’nin ilk- askeri darbesi bize ve tarihe kıyasla makul görülebilecek bir düzlemde olmuştur, resmi kayıtlara göre üç bin kayıp veya ölü var. Bizim resmi kayıtlarımız bile yok. Ayrıca, -işte aleni diktatör olmanın en samimi yanı- Pinochet yönetimi olanları inkar etmiyor ve ört bas etmiyorlar. İşin ayrıca güzel yanı, Pinochet’yi halk sevmiyor. Politik çerçeve seviyor. Onu koruyan da bu politik çerçeve. Düşünsenize Kenan Paşa’yı halk sevmiyor mu? Huzur içerisinde resim yapmasına huşü ile bakmıyor mu? Hey hak, ah halk! Özellikle hemen her güney ilinde bir Murat Paşa Camii yok mu? Kuyucu Murat Paşa kimdir? Ödeviniz olsun, araştırın. Devlet bizim babamızdır. Babamız bizi hem sever, hem döver. İşte, kültürün devlet inşasına etkileri üzerine yüksek lisans tezi yazılabilecek kadar geniş bir alan.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;İsterseniz bu araştırma alanının bozkırlarında göçebe olarak at koşturabilirsiniz. Tarihten alıntılar yapabilirsiniz. Pinochet askeri darbe ve diktatörlük konusunda bizden ufak kalır ey ahali! Gelin önce içimize bakalım. Okuyucu benim yazının başında çok kişisel, çok içsel bir giriş yapmış olmamdan sıkılmış olabilir ama şu anda vardığım noktayı desteklemesi mevcut duruma belki biraz açıklık getirir. Benim bu aylık savsaklamalarım bu kadar. Sizleri önce Diktatörler tarihi ve İnsaniyet, sonra Türk Yönetim Kültürü ve Toplum Etkileşimi, son olarak da Kuyucu Murat Paşa ile ilgili ödevinizle başbaşa bırakıyor ve bir sonraki sefere kadar arzu eden makinelerin arasına karışmaya gidiyorum. Ne olursanız olun ama samimi olun.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Aralık 2006&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/11696341873</link><guid>http://farkettim.com/post/11696341873</guid><pubDate>Thu, 20 Oct 2011 19:28:00 +0300</pubDate><category>Kaddafi</category><category>Muammer Kaddafi</category><category>Muammer Kaddafi'nin ölümü</category><category>devrik diktatör</category><category>libya kurtuluş cephesi</category><category>arap baharı</category><category>yeni harman</category><category>saddam</category><category>diktatör</category><category>diktatörün ölümümü</category><category>diktatörün ölümü</category></item><item><title>Dünyanın yıkılması ve hala tutunacak bir dal bulamamış olan Hakan Taşıyan arasındaki bağlantıyı...</title><description>&lt;p&gt;Dünyanın yıkılması ve hala tutunacak bir dal bulamamış olan Hakan Taşıyan arasındaki bağlantıyı görebilen var mı? &lt;a target="_blank" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Hakan_Ta%C5%9F%C4%B1yan"&gt;Vikipedi &lt;/a&gt;sayfasındaki büyük harflerin hegemonyasında yazılmış tanıtım yazısındaki şu satırlara kulak verecek olursanız biraz daha belirgin hale gelebilir:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;Gencecik ömrüne 2 dizi,1 sinema filmi,10 albüm ve yüzbinlerce fanatik sığdırması başarısında herhangi bir tesadüfün söz konusu olmadığının en büyük kanıtıdır.&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Neyse, bunların konumuzla alakası ne diye düşünecek olursanız, bir başka başarı hikayesine dikkat çekeceğim: Steve Jobs.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Steve Jobs&amp;#8217;ın ölümü ile ilgili pek çok şey söylendi, yazıldı. Söylediği özlü sözler hayatımızı tekrar gözden geçirmemiz için Twitter&amp;#8217;dan ve Facebook&amp;#8217;tan günlük haberleşme sistemimize düştü. Herkesler üzüldü, kendini harap edenler oldu. Herkes, Steven Jobs&amp;#8217;ın ölümüyle Apple markasını biraz daha ölümsüz kılacak hareketlerde bulundu. Ve sonuçta, &amp;#8220;Steve Jobs ölmedi, Apple&amp;#8217;ımda yaşıyor&amp;#8221; noktasına vardık.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ama dikkatinizi çekmek istediğim bir başka nokta daha var. New York&amp;#8217;ta Wall Street 23&amp;#160;gündür eylemcilerin işgali altında. Küresel ölçekli bir kriz&amp;#8212;bir öncekinden daha fena şekilde&amp;#8212;bastırıyor. Orta Doğu parçalanıyor ve yeniden şekillenmeye çalışıyor. Yunanistan iflas etti. İtalya iflas edecek. İngiltere tarihindeki en büyük ekonomik krizi yaşıyor. A.B.D. okeye dönüyor. Wall Street&amp;#8217;teki işgal genişliyor ve diğer şehirlerdeki ekonomik merkezlerde de benzeri işgaller başlamış durumda. Benzeri eylemler Londra&amp;#8217;da da büyümeye başladı. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika&amp;#8217;da bir bahar havası varken, Avrupa ve Kuzey Amerika&amp;#8217;da son bahar yaşanıyor. Ve yakında başka memleketlere yaz gelecek. Hayat değişecek.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kısaca söylemek gerekirse: bildiğimiz dünyanın sonu geldi. yeni bir dünya düzeni, yeni bir dünya tarihi sancılı bir doğum sürecine girdi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Tam da bu noktada, &lt;span&gt;Steve Jobs&amp;#8217;ın ölümüyle hatırladığımız &amp;#8220;Zamanınız kısıtlı, bu yüzden o zamanı başkasının yaşamını yaşayarak harcamamalısınız&amp;#8221; sözü üzerinden fark etmemiz gereken şey (isterseniz Hakan Taşıyan&amp;#8217;ın &amp;#8220;tutunacak dal teorisi&amp;#8221; üzerinden de fark edebilirsiniz): Dünya yıkıldığında gerçekten olmak isteyeceğiniz yere yakın bir yerde mi duruyorsunuz? Dünya yıkılsa da ben bu kişi olarak hayatıma devam edebilirim, diyor musunuz?&lt;/span&gt; Eğer durmuyorsanız, hemen şimdi dünyanızı değiştirmeye başlayın. Yoksa, dünya yıkıldığında varlığınızı gösterebileceğiniz bir dünyanız olmayacak.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;O zaman geldiğinde, Stoa düşüncesini şekillendirmiş olan önemli düşünür Seneca&amp;#8217;nın hep savunduğu: erdemli insan, kendi özünde taşıdıklarından başka bir şeye ihtiyaç duymayan insandır, önermesi tekrar geçerli olacak. Çünkü, rahat ve korunaklı mağaralarımızdan çıkmak ve dünyada yeni bir kavimler göçüne dahil olmak zorunda kalacağız.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Bugünlük benden bu kadar post-apokaliptik vahiy yeter. Beni deli sanmaya başlamadan önce susayım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/11273642782</link><guid>http://farkettim.com/post/11273642782</guid><pubDate>Mon, 10 Oct 2011 17:55:00 +0300</pubDate><category>wall street</category><category>küresel ekonomik kriz</category><category>ingiltere'de tarihin en büyük ekonomik krizi</category><category>wall street işgal altında</category><category>occupy wall street</category><category>steve jobs</category><category>hakan taşıyan</category><category>stoa</category><category>stoacılık</category><category>seneca</category><category>düşünür</category><category>erdemli insan</category><category>kavimler göçü</category><category>modern zamanlar</category><category>ekonomik kriz</category><category>yeni dünya düzeni</category><category>vikipedi</category><category>apple</category><category>steve jobs'ın ölümünün bize hatırlattıkları</category><category>steve jobs'ın ölümü ile apple ölümsüzleşti</category><category>londra</category><category>londra</category><category>orta doğu</category><category>arap baharı</category><category>arap baharı</category><category>yunanistan iflas etti</category><category>italya iflasın eşiğinde</category><category>kuzey afrika</category><category>post-apokaliptik vahiyler</category><category>post-apokaliptikvahiy</category></item><item><title>Bilgi denizinde boğulmamak için: şamandıraları geçme.
Bir zamanlar, elektrik enerjisinin herkesin...</title><description>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Bilgi denizinde boğulmamak için: şamandıraları geçme.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bir zamanlar, elektrik enerjisinin herkesin kullanabileceği kadar yaygınlaşacağını, evimizdeki bir priz aracılığıyla elektrikli aletler kullanbileceğimizi düşünmek, inanılması güç bir fikirdi. Thomas Edison, ilk elektrikli ampulü ürettiği zaman, bu icadın bir gün hepimizin gecelerini aydınlatacağını ve onun altında kitap okumanın mümkün olacağını—Anadolu topraklarındaki bir kişi—söyleseydi, ona verilecek en kısa ve net cevap ancak şu olabilirdi: Hassiktir lan!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bugün, o ampulün ışığının altında kitap okuyabildiğimiz gibi, o ışığın altında yazılmış olan senaryolar üzerinden, o ampulden bin kat daha güçlüsünün altında çekilen sinema filmlerini, yine o prizden gelen elektrik enerjisiyle çalışan televizyonlarımızdan, yine o ışığın altında—veya keyfe göre o ışığı kapatarak—izleyebiliyoruz. Evlerimizde her an kullanıma hazır bekleyen o elektrik enerjisiyle yapabileceklerimiz sadece bunlarla sınırlı değil. Elektrik enerjisi ve beraberinde getirdiği yenilikler, hayatlarımızı geri dönülemez şekilde değiştirdi ve evrensel gelişimimizde bir çığır açtı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;“Is Google Making Us Stupid?” (Google Bizi Aptallaştırıyor mu?) gibi vizyoner kitapların yazarı Nicholas Carr, yeni kitabı “The Big Switch: Rewiring the World, From Edison to Google” ile (Büyük Düğme: Edison’dan Google’a Dünyayı Yeni Kablolarla Döşemek) elektrik enerjisinin icadından üretimine, santrallerden evlerimize kadar uzanan hikayesini mecaz alarak bize dünyanın çığır açacak yeni bir değişimin içerisinde olduğundan söz ediyor: Bilginin evimizdeki bir prize taşınması.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Carr, “Cloud Computing” kavramının önümüzdeki zamanlarda çok önem kazanacağını ve elimizdeki bilgi saklama donanımlarının önemini kaybedeceğini iddia ediyor, çünkü geçirdiğimiz bu değişimin sonunda ulaşacağımız gelişmişlik noktasında, bilgi işlemcilerimizi—tıpkı elektrik gibi—evlerimizdeki bir prize takarak “bilgi”ye ulaşabileceğimiz bir biçime geleceğini söylüyor. Ondan sonra dünyanın tüm bilgisi ellerimizin altında olacak.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bence, buraya kadar her şey tamam. Her şey normal—bu beklenti çok hayalî gelmiyor; hele ki, elektrik enerjisi örneğini verdikten sonra. Fakat, bundan sonrasında insan faktörü öne çıkıyor. Bu bilgiye herkes ulaşabilecek, ama insanlar bu sonsuz bilginin ne kadarıyla ilgilenecekler? İnsanlar, bu sonsuz bilgi denizinde nerelere yelken açacaklar?&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu soruyu ben korkutucu bulmuyorum, bu sorunun hepimize aşikar olan cevabını ise acıklı buluyorum. İnsanların bu bilgi denizinde ne yapacaklarının yanında bir diğer soruyu da düşünmemiz gerekiyor: Diğer her şey gibi, bilginin ve bilgi akışının kontrolünü de kendi denetimi altında tutmak zorunda hisseden “devlet” kurumu bu denizin neresinde yer alacak?&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şurası kesin ki, devletlerin varoluşu, insanların zihinlerinde ayırdıkları yerde mümkündür. Yani, bir grup insan bir devletin varlığına ve meşruiyetine şehadet getirdikleri noktada, o devlet ancak var olabilir. Bu devletlerin var olabilmesi için, belli sınırlar içerisindeki insanların çoğunluğunu kendi varlıklarına ikna etmeleri gerekli. Bu da ancak bu insanların düşünce sistemlerini ve algılama biçimlerini bu varlığa inanacak şekilde kurgulamaktan geçer. Bu yüzden, herhangi bir devlet vatandaşının neyi ne zaman nerede ne kadar bilmesi gerektiğini kontrol etmek ve mümkünse gereğinden fazla şey bilmesini önlemekle yükümlüdür.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Bilgi, farkındalık sahibi olan için değerli, farkında olmayanlar için korkutucu bir şeydir. Farkında olan bilgi denizine atlayıp yüzer&lt;/span&gt;—belki boğulur—farkında olmayan ise bilgi denizinin kenarında durup taş atar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sansür, bu bilgi denizinde bir şamandıra gibidir. Boğulmanızı önler.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sözünü ettiğim bilgi denizi, kendi sonsuzluğu ve akışkanlığı içerisinde devletlerin kurmaya—ve katılaştırarak ve somutlaştırarak korumaya çalıştıkları—bu sınırları yıkacağı kesin. Hatta şimdiden, Google ve Facebook üyelerine baktığımız zaman dünyanın en kalabalık iki topluluğu oldukları bariz. Bunun da en nihayetinde millet, milliyet, milliyetçilik, ulus devlet, ülke, vatandaşlık gibi kavramların önemini kaybetmesine yol açacağını, yeni yaşayış ve varoluş biçimlerini ortaya çıkaracağını ön görmemek elde değil.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu öngörüyü bir tek ben yapmıyorum. Bu öngörüyü devleti yöneten mevcut iktidar—ve dünyadaki pek çok diğer ülke yönetimi de—yapıyor. Bu öngörü sonucunda, bu bilgi denizinin önüne insanların boğulmayacağı bir noktaya şamandıralar koymak istiyorlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;“Şamandıraları koyalım ki, vatandaşlarımız bilgi denizinde boğulmasınlar, kendilerini kaybetmesinler.”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Çin, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkeler demokrasi denilen kavramdan nasiplerini alamadıkları için, bunu gizlemeye ihtiyaç duymadan, alenen yapıyorlar. Daha gelişmiş ülkeler ise bunu demokratik literatür içinde, bir kavramın bünyesinde yumuşatarak yapıyorlar. Ama sonuçta, şamandıraların renkleri farklı olsa da mevcut dünya düzeni içerisindeki tüm yönetim birimleri bunu yapıyor. Yani, sansür her yerde bir şekilde mutlaka var.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Tam bu noktada, konuyu kapatıp Türkiye’de 22&amp;#160;Ağustos’ta etkin hale gelecek filtre uygulamasına geçmek istiyorum. Bu filtre uygulaması için bize, dünyaya ve geçenlerde Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt’e sunulan rasyonel şu: “Muhafazakar ve az eğitimli aileleri internetin uçsuz bucaksızlığından korumamız lazım.” &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yani, burada şair şunu demek istiyor:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bilgi, önemli bir şeydir, ferahlatıcı serinletici bir deniz gibidir. Fakat, bizim insanımız yüzme bilmez. Bu yüzden, kimse boğulmasın diye biz şamandırayı boyu geçmeyen bir yere yerleştireceğiz. Bunu da sizin iyiliğiniz için yapıyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Altında kitap okuduğumuz ampulü, kendisini ifade eden bir simge olarak benimsemiş bir siyasi parti, bize—diğer bir deyişle—diyor ki, parmağınızı prize sokmayın diye elektrikleri keseceğiz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Buna benzer bir çoğulcu yaklaşım dünyanın her yerinde geçerli: Sınırları en arkadakilere göre belirlemek. Bilimsel bilgi sahibi olmak anlamında en ileridekiler, toplumu yüceltecek, bilimi geliştirecek, ekonomiyi coşturacak olan o kişiler ise—en arkadakileri beklemek ve hayatlarını onlara göre yaşamak durumunda kalırlar. Yani, o prizdeki elektrikle hayatımızı değiştirecek buluşlar yapacak insanlar, başkaları parmağını prize sokmasın diye elektrikler kesildiği için bu buluşları yapamayacaklar&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Türkiye’de son seçimler de bunun en büyük ispatı: Biz ilerlemek istemiyoruz, biz böylece durmak istiyoruz. Bize karışmayacak, ataletimizi yüceltecek, adaletimizi çömeltecek bir yönetim istiyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kısaca, ben yüzmek istemiyorum arkadaş, ben şurada kenarda iki batayım çıkayım, ferahlayayım, bana yeter. Nihat Doğan, sözüm sana! Sonra da Derya Büyükuncu’ya laf ediyorsun&amp;#8230; Bence bu ülkeden bir yüzücünün çıkmış olması bile bir mucize.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ama Kaptan Ahab’ı hatırlatırım: Eğer birisi, o beyaz balinanın peşine düştüyse, kimse durduramaz artık onu&amp;#8230; Beyaz balinadan başka… Sonuç olarak, birileri ne kadar denizin önüne set çekmeye çalışsa da, yüzmelerine veya yüzme öğrenmelerine engel olsa da, denizciliği yasaklasa da&amp;#8230; O bilgi denizinden iki damla, Yahya Kemal’in iki dizesi, bize ilham verir:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;Artık demir almak günü gelmişse zamandan,&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/10437288974</link><guid>http://farkettim.com/post/10437288974</guid><pubDate>Tue, 20 Sep 2011 11:39:00 +0300</pubDate><category>The Big Switch: Rewiring the World</category><category>From Edison to Google</category><category>sansür</category><category>22 ağustos</category><category>internet filtresi</category><category>basın özgürlüğü</category><category>recep tayyip erdoğan</category><category>ak parti</category><category>sansürcülük</category><category>baskı</category><category>is google making us stupid</category><category>elektrik</category><category>elektriğin keşfi</category><category>ampül</category><category>nicolas carr</category><category>edison</category><category>thomas edison</category><category>Büyük Düğme: Edison’dan Google’a Dünyayı Yeni Kablolarla Döşemek</category><category>Cloud Computing</category><category>şamandıra</category><category>internet sansürü</category><category>Muhafazakar ve az eğitimli aileleri internetin uçsuz bucaksızlığından korumamız lazım</category><category>Yahya Kemal</category><category>Kaptan Ahab</category><category>moby dick</category><category>herman melville</category><category>Nihat Doğan</category><category>Derya Büyükuncu</category><category>Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan</category><category>Google Bizi Aptallaştırıyor mu</category></item><item><title>Ne güzel türkümüzdün sen &amp;#8220;bak postacı geliyor selam veriyor&amp;#8230;&amp;#8221;
Oysa gerek...</title><description>&lt;p&gt;Ne güzel türkümüzdün sen &amp;#8220;bak postacı geliyor selam veriyor&amp;#8230;&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Oysa gerek özelleştirme, gerek kadrolaşma, gerek yüzyıllardır memleketimizde var olan salla başını al maaşını anlayışı gerek &amp;#8216;benim memurum işini bilir,&amp;#8217; mottosu, gerek memur işini bilirse işçi daha çok bilir açıkgözlülüğü, gerek aman abi özel kargo kullan umursamazlığı, gerek &amp;#8216;böyle gelmiş böyle gider&amp;#8217; boşvermişliği, gerek sonsuza kadar uzayabilecek bir listeden istediğiniz herhangi bir unsurun buraya yazılmış hali dolayısıyla artık PTT iş yapmaz duruma gelmiş.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Son yıllarda büyük bir atılımla &amp;#8216;Bankacılık&amp;#8217; işlerine yönelen ve bunu hakkıyla yerine getiren PTT gariptir, artık postasını, telgrafını, kolisini, kargosunu &amp;#8216;dünya sikine minare götüne&amp;#8217; bir anlayışla Allah&amp;#8217;a emanet etmiş durumda.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Hikâyemiz 16&amp;#160;Ağustos 2011 tarihinde başladı aslında. Yurtdışından (taaa Amerikalardan) gönderilen eBay ürünü paketin bu 15-19&amp;#160;Ağustos tarihleri arasında teslim edileceğinin haberini aldıktan sonra takibe başladım. Başladım dememin sebebi, olası bir gümrük vergisi ilavesinden tez zamanda haberdar olup hem bütçemizi ayarlamak, hem de paketin ilk geldiği noktada teslimini sağlayabilmekti. Olmadı dostlar! Olamadı&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;16&amp;#160;Ağustos - 23&amp;#160;Ağustos tarihleri arasında yaptığım toplam 15 farklı Ptt şubesinden 27 ayrı personelle geçen diyaloğumuzun özeti şuydu:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;&amp;#8220;yurtdışından paket bekliyorum, xxxx barkod numarası. Hangi şubenizde olduğunu öğrenebilir miyim?&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;br/&gt;&lt;em&gt;&amp;#8220;barkod numarası deydi efenim?&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;br/&gt;&lt;em&gt;&amp;#8220;xxx&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;br/&gt;&lt;em&gt;&amp;#8220;haa o yurtdışından geliyormuş&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;br/&gt;&lt;em&gt;&amp;#8220;evet, en başta hepsini söylemiştim&amp;#8230; nerede olduğunu öğrenmek istiyorum, çünkü teslim edilmiş!&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;br/&gt;&lt;em&gt;&amp;#8220;he edilmiş amaaa, vallah bizde görünmüyor.&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;br/&gt;&lt;em&gt;&amp;#8220;nerede görünüyor beyefendi?&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;br/&gt;&lt;em&gt;&amp;#8220;siz en iyisi şu numarayı bi arayın gene 671xxxxx&amp;#8221;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bütün bu karışıklıkların sebebi olarak, Ptt&amp;#8217;nin yenilendiği(!) ve bu sürede birtakım numaraların ve şubelerin ve bölgelerin değişikliğe uğradığını, haliyle A şubesine gitmesi gereken ürünün B şubesine gidebildiği ve oradan A şubesine geri dönmesinin biraz zaman aldığı, A şubesine geri döndükten sonra önce bunun neden geri döndüğü ve daha sonra yapılması gereken işlemin ne olacağı&amp;#8230; diye uzayan bir izahat daha var ki, işin özü şu &amp;#8220;BİZ O KADAR GERİ ZEKÂLIYIZ Kİ, şubeler yer değiştirince BİNALAR / SEMTLER / CADDELER / ADRESLER de yer değiştirdi sanıyoruz&amp;#8221;. Çünkü biz dünyanın en aptal popülasyonu olan TÜRK MEMURLARIYIZ!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;23-26&amp;#160;Ağustos tarihleri arasında Kargo İşleme Merkez Müdürlüğü Avrupa Bölge Bilmem nesinin numarasını aramakla geçti ki, doğru numaraya ulaşabilmek için 5 Ptt çalışanının cep telefonunu bile verdiler bana şubelerden. Ancak bağlı bulunduğu kurumun MERKEZ ofisinin numarasını ne yazık ki bilmiyordu bu arkadaşlar. Dahası nereye taşındığını da bilmiyordu ve YURTDIŞINDAN geldiğini söylediğim paketin &amp;#8220;HAA BU YURTDIŞINDAN GELMİŞ&amp;#8221; teyidini yapmaktan da asla ödün vermiyordu! (Çünkü benim memurum İŞİNİ GERÇEKTEN ÇOK İYİ BİLİYORDU).&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Nihayet 26&amp;#160;Ağustos saat 11:30&amp;#8217;da işaretlediğim üzere 1 saat içinde görüşerek kapattığım 32. telefondan sonra (ki santraller arası kozmik bir seyahat yaptığım 27&amp;#160;görüşme denemesi, meşgul olduğu için tekrar tekrar aramak durumunda kaldığım 18 ayrı numara ve daha nicesini buraya detaylı olarak yazmıyorum -yoksa yazıyor muyum?) paketin en nihayetinde 25&amp;#160;Ağustos tarihinde Başakşehir Kargo İşleme Merkez Müdürlüğü&amp;#8217;ne gönderildiğini amaaa, bağlı bulunduğum adresin şubesinin artık orası olmaması dolayısıyla Topkapı&amp;#8217;ya geri gittiğini, Topkapı tarafından yapılan araştırmalar sonrasında Başakşehir&amp;#8217;in doğru nokta olduğunu, dağıtımı onların yapması gerektiğini ve onlara geri iade edildiğini (bana ulaştırmakta dünyanın en tembel, ama birbirlerine getirip götürmede ışık hızıyla çalışan Ptt personelini ayakta alkışlıyorum bu arada) onların da tekrar poşete koyarak iadeler arasına aldığını öğrendim. Bu mutlu haberin hiçbir getirisi veya faydası olmadığı gibi, son durum itibariyle paketimin birdenbire HADIMKÖY&amp;#8217;e gönderildiğini öğrendim!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;(Yazının buraya kadar olan bölümünü sabırla okuyup, devam etmek isteyenler&lt;a target="_blank" href="http://fizy.com/#s/14yqps"&gt; FON MÜZİĞİ&lt;/a&gt; kalan bölümü bu fon müziği eşliğinde okuyabilirler -zira ihtiyacınız olacak)&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Amerikadan 5&amp;#160;günde gelen fakat burnumun dibindeki şubeden 10&amp;#160;gündür gelemeyen paketin Hadımköy&amp;#8217;de olduğunu öğrenmemin ardından insanüstü bir hızla Hadımköy Karfo İşleme Merkez Müdürlüğü&amp;#8217;nün dahili ve harici bütün telefonlarını edinerek sırayla aramaya başladım. Elbette bütün denemelerim boşunaydı. Bunun sebebi ne ramazan olduğu için bünyeleri etkisine alan gaflet uykusu, ne niyetli olmayanların çıkma hakkına sahip olduğu öğle tatili, ne sözkonusu Ptt yenilenmesi dolayısıyla yaşanan telefon numarası karmaşası, ne de benim bahtsızlığımdı. Bunun sebebi SANDIKLARI PATLATARAK yeniden iktidara gelen, geldiği günden beri anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getiren, son 5 aylık icraatlarıyla ve ileride yapacaklarıyla bize kan kusacağımızı her fırsatta dile getiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan&amp;#8217;dı. (Durun! Bu bir kadrolaşma eleştirisi değil, dandik bir komplo teorisi hiç değil, bu çilekeş bir vatandaşın feryadıdır!) -fon müziğiniz bittiyse lütfen başa alınız-&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Meğerse Ptt&amp;#8217;nin bu olağanüstü yenilenmesi dolayısıyla uzay üssü gibi bir halde tasarlanan Hadımköy şubesinin ve kuvvetle muhtemel yakınlarında bir yerde yeni açılacak sonu YUM ile biten mega bir OUTLET AVM&amp;#8217;nin açılışı dolayısıyla Başbakanımız, Ulaştırma Bakanımız, İçişleri Bakanımız, Dışişleri Bakanımız ve kabinenin diğer önde gelen ihtiyar heyeti bugün HADIMKÖY&amp;#8217;de olduklarından hiçbir telefon cevap veremiyormuş. Çünkü bütün personel kendilerini karşılamak üzere, hazır ol vaziyette kapıda bekliyorlarmış ve santralleri otomatiğe almışlar!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Uzun lafın kısası paketime bugün de ulaşabilmem imkansız gibi görünüyor. Dahası son işgünü olması dolayısıyla ve önümüzdeki haftanın da bayram tatili vesilesiyle mesaiden sayılmaması gerekçesiyle Atlantiği 3&amp;#160;günde aşan paket, Ayamama deresini 20&amp;#160;günde aşamayacak. Dahası benim kendisinin yanına gidip almam gerekecek. Tabi hâlâ Hadımköy ve civarında olursa!&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/9411019177</link><guid>http://farkettim.com/post/9411019177</guid><pubDate>Fri, 26 Aug 2011 13:28:56 +0300</pubDate><category>Ptt</category><category>recep tayyip erdoğan</category><category>memur</category><category>benim memurum işini bilir</category><category>salla başını al maaşını</category></item><item><title>Malum yaz geldi, sinek, böcek ve bilumum haşere hayatımıza geri döndü. Bu durumda bizim de yapmamız...</title><description>&lt;p&gt;Malum yaz geldi, sinek, böcek ve bilumum haşere hayatımıza geri döndü. Bu durumda bizim de yapmamız gereken şeylerden bir tanesi büyük marketlere gidip haşerelere karşı bizi koruyacak çeşitli ürünler satın almak.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ben de bu ürünleri almak için Migros&amp;#8217;a gittim. 2 Temmuz günü; yaz bu sene biraz geç geldi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Migros&amp;#8217;tan alacağım ürünleri aldım&amp;#8212;ve rafta &amp;#8220;Haşere ürünlerinde, 15&amp;#160;TL&amp;#8217;lik alışverişinizde anında 5&amp;#160;TL indirim&amp;#8221; yazan bir ilan asılıydı. Baktım ürünlerim 15&amp;#160;TL&amp;#8217;nin üzerinde. Kendi kendime dedim ki: &amp;#8220;Ulan, ne şanslısın be! 5&amp;#160;TL yine kurtardın&amp;#8230; Yürü be, karın büyük!&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kasaya yanaştım. Kasada ücreti ödemek için elimdeki plastiği kasiyere uzattığımda 5&amp;#160;TL indirim yapmadığını ve o büyük karımla övünemeyeceğimi gördüm. Kasiyerimize dedim ki: &amp;#8220;15&amp;#160;TL üzerine 5&amp;#160;TL indirim dediydi oradaki kağıt parçası?&amp;#8221; 5&amp;#160;TL indirim olmaması beni çok üzmüştü. Kasiyer: &amp;#8220;Yoh öyle bir şey beyefendi, siz hayal şeyettiniz sanırsam,&amp;#8221; deyince ben de: &amp;#8220;Hele bir yol git gör bakam, hayal mi görmüşüm, neymiş?&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kasiyer kız, ismini vermeyeyim şimdi, elinde o kağıt ile beraber geri geldi: &amp;#8220;Ama beyefendi, bu kampanya 29&amp;#8217;una kadarmış&amp;#8221; didi. Ben de didim ki: &amp;#8220;Hanfendü, madem ki kampanya 29&amp;#8217;una kadar neden 2 Temmuz günü rafta asılı duruyor. Sizin reklamlarınızda &amp;#8216;müşteri haklıdır&amp;#8217; denmiyor mu?&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kasiyer o reklamları izlememiş olacak ki suratıma öylece baktı. Ben de o kağıdı ve fişimi alıp dışarı çıktım.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Birazdan bu yazıyı Migros&amp;#8217;a göndereceğim. Bakalım onlar ne diyecekler&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Öyle reklamlara Tamer Karadağlı&amp;#8217;yı çıkarıp RTE&amp;#8217;nin üç çocuk projesini desteklettirmeye benzemez müşteri ilişkileri!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;(Bu arada not: kasiyerin o reklamları ve Migros&amp;#8217;un müşteri hakları manifestosunu bilmemesi kasiyerin suçu değil. Kasiyerin bana karşı olan tutumu ve gidip müdürünü çağırmaması da onun suçu değil&amp;#8230; Bunları bu kişiye öğretmek ve uygulandığından emin olmak, kurumsal olarak, Migros&amp;#8217;un sorumluluğu.)&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/7379793594</link><guid>http://farkettim.com/post/7379793594</guid><pubDate>Fri, 08 Jul 2011 14:33:00 +0300</pubDate><category>migros</category><category>müşteri ilişkileri</category><category>müşteri memnuniyeti</category><category>müşteri bilinci</category><category>müşteri marka ilişkisi</category><category>haşere ilacı</category><category>2011 yaz geç geldi</category></item><item><title>Asansöre vuranlar:
Asansör kapısına vurarak iletişim kurmaya çalışmak geçtiğimiz yüzyılda kaldı...</title><description>&lt;p&gt;Asansöre vuranlar:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Asansör kapısına vurarak iletişim kurmaya çalışmak geçtiğimiz yüzyılda kaldı sanıyordum. Yanılmışım, plazalarda çalışan ve dünyaca ünlü tasarımcıların ürünlerini giyerek kendilerini dış dünyaya gösteren insanlar, asansör beklerken kendisi dünyanın en önemli insanı olduğu için o anda aslında kendisinin kullanması gereken asansörü bir başka mahlukat kullandığından ötürü o kişiye karşı hislerini asansör kapısına metal bir cisimle vurarak ifade eder.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu iletişim sistemi, kendi içinde mors alfabesi de dahil olmak üzere birkaç disiplini bir araya getiriyor. Burada &amp;#8216;tak tak tak tak tıktıktıktık taktak dan!&amp;#8217; ile anlatılmak istenen şeyi ben size özetleyeyim:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ulan insanoğlu insan, bu asansöre sen kim oluyorsun da beni burada bekletmek pahasına binebiliyorsun, aşağılık zibidi!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Asansör iletişimi önemli bir kurum. Asansör iletişimi yapanlara bakarak tweet yazan birisi vardı. Ah, işte o insan da insan değil.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;O, benim.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/5894164473</link><guid>http://farkettim.com/post/5894164473</guid><pubDate>Fri, 27 May 2011 13:30:18 +0300</pubDate><category>asansör iletişimi</category><category>asansörün kapısına vurmak</category><category>asansörün kapısına bozuk parayla vurmak</category><category>asansörde fazla kalanlar</category><category>asansör</category><category>asansör kültürü</category></item><item><title>&amp;#8220;Zonguldak&amp;#8217;tan İstanbul yönüne seyahat eden 673410 sefer  sayılı Metro Turizm...</title><description>&lt;p&gt;&amp;#8220;Zonguldak&amp;#8217;tan İstanbul yönüne seyahat eden 673410 sefer  sayılı Metro Turizm yolcularının dikkatine! Aracınız harekete hazırdır&amp;#8221;  gibilerinden bir anons duymayı bekliyorduk, şoförün hemen arkasındaki  1-2-3 no&amp;#8217;lu koltukları işgal eden ben ve yol arkadaşlarım. Oysa ki  aksiliği kendini daha ilk dakikalarda göstermiş mendebur suratlı  muavinin yanı başımızda bitmesiyle harekete henüz hazır olmadığımız  anlaşıldı. Yanyana oturmuş, her ikisinin de kulağında kulaklık olduğunu  gördüğü iki yolcuya - bize - bakarak konuşmaya başladı. Yine de başını  pek duyamadığım gevelemesinin ne konuda olduğunu kavramakta zorlanmadım:  beni oturduğum koltuktan kaldırıp yerime bir başkasını oturtmak  istiyordu. Acenta bileti keserken bir yanlışlık yapmış(mış), bayan yanı  değil bay yanı kesmiş(miş), ve - uzun süre dilime dolanacak olan -  &amp;#8220;bay-bayan çakışması&amp;#8221; söz konusuymuş! Memleket karşı cinsten biri yanına oturacak olsa ürperen insanlarla dolu iken, her   seyahat firması gibi Metro Turizm&amp;#8217;in de bileti satarken ille bay-bayan  yanı şeklinde belirtiyor oluşunu o kadar yadırgamıyorum. Ama tamamen  şirkete ait bir hatalı giriş yüzünden, ve de bir erkeğin ya da kadının  rahatı için, başka bir yolcuyu yerini  değiştirmeye zorlamasını mazur görmek zorunda değilim. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Otobüse  dönecek olursam: ben bu durumun bizden kaynaklanan bir sorun  olmadığını, bu şekilde seyahat etmek istediğimizi belirtirken, sanki bu  &amp;#8220;bay-bayan çakışması&amp;#8221;nın ne anlam ifade ettiğini anlamamışım gibi hiç  üzerine vazife olmadığı halde otobüs şoförü de &amp;#8220;han&amp;#8217;fendi, bayla bayan  yan yana oturamaz&amp;#8217;&amp;#8221; yorumuyla duruma müdahale etme ihtiyacı hissetti.  Kendisi, geçtiğimiz günlerde Beyoğlu Belediyesi&amp;#8217;nin öne sürdüğü kimi  müesseselerdeki çift kişilik koltukları kaldırma fikrini de  destekliyordur belki, kimbilir.. Fakat en çok tüm bu münakaşa esnasında  arkada gık çıkarmadan duran - hoş, neden çıkarsın ki? muhtemelen en  başta &amp;#8220;bayan&amp;#8221;ın yanına oturmam, ille de bay yanı olsun diyen kendisiydi -  o &amp;#8220;beyefendi&amp;#8221;ye şaştım. Halbuki ne var şaşılacak? Bırakın birbirini  tanımayanı, tanıyan bir kadın ve bir erkeğin yan yana oturması bile hala  kabul görmüyor. Belki birinin dizi diğerininkine değer, hatta daha  ileri gidip el ele tutuşurlar, sarılırlar falan, aman.. bir 25T vakası  daha yaşanmasın.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Gönderen: &lt;a target="_blank" href="http://newweird.tumblr.com/"&gt;NEWWEIRD&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/5830306615</link><guid>http://farkettim.com/post/5830306615</guid><pubDate>Wed, 25 May 2011 14:09:25 +0300</pubDate><category>bayan yanı</category><category>metro turizm</category><category>otobüs muavini</category><category>25t</category><category>sex otobüsü</category></item><item><title>Kültürel Bulimia:
Bulimia nervosa, çoğunlukla &amp;#8216;manken hastalığı&amp;#8217; olarak bilinir. Yemek...</title><description>&lt;p&gt;Kültürel Bulimia:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bulimia nervosa, çoğunlukla &amp;#8216;manken hastalığı&amp;#8217; olarak bilinir. Yemek yedikten sonra o yemekleri öğütmeye başlamadan gidip bütün yediklerini kusma hali. Böylelikle kişi, hem yemek yemenin tadına varacak hem de yemeğin muhteva ettiği kilo yapıcı kalorilerden ve selülit yapıcı her ne ise onlardan sakınmış olacaktır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu fizyolojik durumun en yüzeysel açıklaması bu şekilde olabilir. &lt;a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bulimia_nervosa%20%20"&gt;Wikipedia&lt;/a&gt;&amp;#8216;dan daha detaylı bilgi edinebilirsiniz. Zira, ben bu tanımı burada bırakıp, konuyu bir metafora dönüştürerek bir adım öteye taşımak istiyorum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu bulimik hali şu şekilde tanımlamak isterim: yemekleri sadece tadlarını almak ve besin değeri barındıran içeriğini almamak hali. Yani, &amp;#8216;yemeğin tadına varayım ama beslenmeyeyim&amp;#8217; durumu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu durumu, yaşadığımız dönemde pek çok çerçeveye uyarlayabiliriz. Bu yüzden, sözünü edeceğim şey: Kültürel Bulimia. Bu konuda bir araştırma yaptığımda bu terimin iki kez, gayrıresmi olarak, tanımlandığını gördüm. Birincisi, &lt;a target="_blank" href="http://brzinnyc.blogspot.com/2004/02/cultural-bulimia.html"&gt;and now, jose?&lt;/a&gt; isimli blogda 2004 yılında geçiyor ve ünlü Amerikan modernist ressamlarından Vincent Desidero&amp;#8217;ya atıfta bulunuyor. Çünkü Desidero, bizim sürekli yeni imajlar görme ve onları hızla tüketip yeni imajlar görme açlığı duyma halimizden söz ediyor. Burada Desidero, modern zamanlardaki hızlı tüketim ile geçmiş dönemlerdeki mutlak sanat arasındaki farka vurgu yapıyor olabilir. Ve bence şu andaki Tumblr neslinin günde milyon tane imaja bakıp geçmesi ve hiçbirinin derinine inmemesi&amp;#8212;bu arada bunu Tumblr platformunda yazıyor olmam bile yeterince ironik&amp;#8212;durumu olarak değerlendirilebilir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sanata bakayım ama o sanatın içerisindeki anlama, duyguya, düşünceye ulaşmayayım.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;İkincisi ise, güzide bir bilgi kaynağımız olan &lt;a target="_blank" href="http://www.urbandictionary.com/define.php?term=cultural%20bulimia"&gt;Urban Dictionary&lt;/a&gt;&amp;#8216;den 2010 yılında gelmiş: İnsanın gün içerisinde obur bir bünye olarak türlü komik videolar izlemesi, meme&amp;#8217;ler görmesi ve türlü türlü komik verilere, bilgilere ulaşıp çok ihtiyaçları olacakmışçasına arkadaşları ve dünyanın geri kalanı ile paylaşmları durumu olarak tanımlanmış. Verilen örnek cümlede de, &amp;#8216;Şu arkadaşımın Facebook sayfasına baksana, paylaştığı komikli resimden ve şakalı videodan ne kadar kültürel bulimik olduğunu anlayabilirsin.&amp;#8217;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şimdi biz bunu komikli videodan, sevimli kediden ve tumblr insanından bir adım daha öteye götüreceğiz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kültürel Bulimia: içinde bulunduğumuz, hiç durmayan ve neredeyse sonsuz iletişim çağında, bütün verileri ve bilgileri sadece imajlar ve anlık iletiler olarak hızla algılayıp, tüketip sonra da kusan varlıklara dönüşüyoruz. Fakat, bu süre zarfında bu verilerin sadece estetik ve belki de yüzeysel olarak algılanması ile içinde barındırdığı&amp;#8212;ve asıl ulaştırmak istediği&amp;#8212;mesaj, anlam, bilgi ve deneyim ıskalanmış oluyor. Yani, yemeğe asıl lezzetini veren ve insanı mutlu eden yemeğin hazmedilmesi ve vücuda karışması hali atlanmış oluyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;İşin bir diğer&amp;#8212;ve bir o kadar dikkat çekici&amp;#8212;kısmı ise, bu kültürel (veya kültürel olmayan) bulimia hali içinde besinler ve yiyecekler yenilirken o güzel ve leziz tatlarıyla beraber kusmuk tadını da beraberinde getiriyorlar&amp;#8212;ve bu yüzden insanların haz alma duyguları temelinden sarsılıyor. Yani, bulimik bir insan bir şeyi tüketirken biraz sonra o yediği muhteşem lezzeti çıkaracağının bilinciyle yemeğini çiğneyeceği için o aldığı lezzetli tat ile aynı anda onun kusulacağı zaman getireceği tatsızlığı da düşünecektir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu da insanların o mutluluk verici tat alma duygularını zıttını da beraber düşünmek zorunda bırakarak temelinden sarsıyor ve insanların aldıkları hazların değerini kaybetmesine neden oluyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kısaca, ilk önceleri tat ve haz almak için başlayan bir yöneliş, bir süre sonra alınan tat ile beraber onun zıttı olan tatsızlığı da beraber getirmeye başlıyor. Bu tat ve tatsızlık dialektiği içine girildikten bir süre sonra bu yöneliş, zorunlu bir alışkanlığa dönüşüyor. Ve kişinin zaten tükettiği şeyin içinde bulunan besini almadığı gibi ilk başlarda aldığı tadı da yitiriyor&amp;#8212;ve bu sonsuza giden tatsız bir sürece dönüşüyor.&lt;br/&gt;Bu süreçten tek memnun olan da bu içeriklerin üreticileri oluyor. Ama bizim kültürel bulimiamız bünyesinde üreten ve tüketen bir bütün olunca, bokunda boğulacak bir neslin mimarı olduğumuzu görüyoruz.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/5800761875</link><guid>http://farkettim.com/post/5800761875</guid><pubDate>Tue, 24 May 2011 17:32:00 +0300</pubDate><category>wikipedia</category><category>bulimia nervosa</category><category>bulimia</category><category>bulimik</category><category>kültürel bulimia</category><category>cultural bulimia</category><category>sosyokültürel inceleme</category><category>hızlı tüketim toplumu</category><category>içerikleri hızlı tüketmek</category><category>tadını almak ama besini almamak</category><category>biçim içerik tartışması</category></item><item><title>Bir zamanlar sloganını herkesin pek bir sevdiği Sprite reklamı vardı; imaj hiçbir şeydir susuzluk...</title><description>&lt;p&gt;Bir zamanlar sloganını herkesin pek bir sevdiği Sprite reklamı vardı; imaj hiçbir şeydir susuzluk her şey&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Daha da eski bir zamanlarda -şimdi dizi yıldızı olan- padişahın biri şiirinde şöyle diyordu: &amp;#8220;halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi&amp;#8230;&amp;#8221; (Mealen; sağlıklı bir nefes en büyük zenginliktir&amp;#8230;)&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Geçtiğimiz haftalarda sıklıkla yaşadığım ve aspirin başta olmak üzere çeşitli ağrı kesicilerle önüne geçtiğim baş ağrılarının sebebinin göz bozukluğu olduğunu öğrendikten ve &amp;#8220;geç bile kalmışsınız gözlük kullanacaksınız&amp;#8230;&amp;#8221; diyen doktorun sözüne itibar edip kullanmaya başladığım gözlükten sonra bağlı bulunduğum müessesedeki insanların aslında sağlığı hiçbir şekilde bir taraflarına sallamadıklarını ve aksine imajın onlar için ne kadar önemli olduğunu görmenin hüznünü yaşıyorum&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;Gözlüğün çok güzelmiş,&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;oo hocam imaj yapmışız,&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;vaay&amp;#8230; entel adamsın tabi gözlüksüz olmaz.&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;gözlük çok yakışmış abi.&amp;#8221;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&amp;#8220;yemin ederim senin eksiğin gözlükmüş bu kadar mı yakışır bir insana..&amp;#8221; en sık duyduklarım olmak üzere, sadece çeşitli kelime kombinasyonlarınla sayısını sonsuza kadar artıracağımız beğenilerin arasında bir tane bile, &amp;#8220;geçmiş olsun&amp;#8221; temennisini duymamak, kişisel olarak beni üzüntüye boğmaktan çok,&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;ulan ne hale gelmişiz, herkes görüntünün peşine düşmüş, bir tanesi geçmiş olsun deyip, ne kadar bozuk bir göze sahip olduğumu sormadı düşüncesinin devamında ilgisizlik, meraksızlık, imaj takıntısı ve sair düşüncelere gark olmama sebep oldu. haliyle çıtayı biraz yükseltip kulağımızın sağır olması durumunda kullanacağım işitme cihazının küpelerimi tamamladığı veya feci bir kaza sonrası kullanmak zorunda kalacağımız bir tekerlekli sandalyenin çok havalı olup adeta Harley Davidson gibi bir sandalyeye sahip olduğumuzu mu söyleyeceklerdi&amp;#8230; garip!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;sanırım kör olan hâlâ ben değilim.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/5450471873</link><guid>http://farkettim.com/post/5450471873</guid><pubDate>Fri, 13 May 2011 17:34:16 +0300</pubDate><category>imaj</category><category>sağlık</category><category>gözlük</category><category>körlük</category><category>göz bozukluğu</category><category>entel</category></item><item><title>25T: demokrasi bir araçtır, bir otobüstür. durağa vardığınızda inersiniz.
Şiddet, son zamanların en...</title><description>&lt;p&gt;&lt;span&gt;25T: demokrasi bir araçtır, bir otobüstür. durağa vardığınızda inersiniz.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şiddet, son zamanların en önemli konularından birisi. Ekip olarak pek çok farkedilmişlik biriktiriyoruz ama zamansızlıktan bunları her zaman sıcağı sıcağına sizlerle paylaşmamız mümkün olmuyor. Ama bir konu var ki, onu göz ardı etmek imkansız: Toplumdaki şiddetin hızla ve delicesine yükselmesi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Geçen gün bu şiddetin kaynağı hakkında ilginç bir yorum geldi. Bu yorum sosyolojik ve siyasi bilimler inceleme alanlarından baktığımızda ispat edilemez belki, ama gayet mantıklı bir argüman.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Pek çok Orta Doğu milleti gibi, Türk toplumu da liderinden feyz alan, onun yaptıkları ve söyledikleri ışığında kendi yaşantısını biçimlendiren bir toplumdur. Bunun en basit ispatı, AKP&amp;#8217;nin başa gelmesinden sonra dindarlaşan ve kültürel yaşantısını değiştiren insanların azımsanmayacak bir kesimini oluşturmasıdır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu bakış açısına göre, Recep Tayyip Erdoğan&amp;#8217;ın sürekli olarak şiddet, baskı ve tehtid üzerinden iletişim kurması Türk toplumundaki şiddetin yükselmesinin önemli bir tetikleyicisidir. Bunun başka ispatı ise, Erdoğan&amp;#8217;ın One Minute çıkışıdır. Bu çıkış ile, İsrail&amp;#8217;le iyi olan ilişkilerimizi bozduğu gibi, toplumda inanılmaz bir İsrail düşmanlığı baş gösterdi. Bunun dışında, kadınlara karşı şiddetin artması, toplumsal ve kültürel anlayışın düşmesi, mahalle baskısı, Tophane&amp;#8217;de galeri basan mahalleliyi haklı çıkarmak, 25T&amp;#8217;nin şoförünün ahlak savunucusu olması, bütün bunlar Erdoğan&amp;#8217;ın ve AKP&amp;#8217;nin baskı, şiddet ve dayatma ile yürüttükleri toplumsal değişimin birer yansımasıdır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu değişim bittiğinde, eğer engel olmazsak, ne tür bir ülkede yaşayacağımızı tahmin bile edemiyorum. Geldiğimiz noktada, kadınlara tecavüz etmek normal bir şey olacak, dekolte giyenler görüldükleri yerde, haklı gerekçelerle, tecavüze uğrayacaklar, içki içenler mahalle tarafından, haklı nedenlerle, linç edilecekler. Camiye gitmeyenlerin evi basılacak. Beğenilmeyen tüm heykeller yıkılacak&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kısaca, demokrasi bir araçtır, gerektiği yerde ineriz. Bu araç Taliban&amp;#8217;a gidiyor, inecek yok mu? Demokrasi 25T&amp;#8217;dir.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/4750891989</link><guid>http://farkettim.com/post/4750891989</guid><pubDate>Tue, 19 Apr 2011 20:27:00 +0300</pubDate><category>erdoğan</category><category>tayyip erdoğan</category><category>akp</category><category>taliban</category><category>demokrasi</category><category>toplumsal şiddet</category><category>mahalle baskısı</category><category>türk toplumu</category><category>toplumdaki şiddet artışı</category><category>tayyip erdoğan'ın şiddetli uslubu</category><category>25T</category><category>tophane</category><category>galeri baskını</category><category>tecavüz</category><category>dekolte giymek tecavüzü göze almaktır</category></item><item><title>http://www.oynakbeyi.com/post/4579102478/akp-apaci-muzigi</title><description>&lt;a href="http://www.oynakbeyi.com/post/4579102478/akp-apaci-muzigi"&gt;http://www.oynakbeyi.com/post/4579102478/akp-apaci-muzigi&lt;/a&gt;: &lt;p&gt;&lt;a href="http://www.oynakbeyi.com/post/4579102478/akp-apaci-muzigi" target="_blank"&gt;oynakbeyi&lt;/a&gt;:&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;OYNAKBEYi: APAÇİ MÜZİĞİ ve AKP BENZERLİĞİ&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Aylardır, aklımda olan meselelerin başında geliyor AKP ile APAÇİ MÜZİĞİ arasındaki benzerlikler. Bundan birkaç gün önce &lt;a target="_blank" href="http://saykodelikdesik.tumblr.com/"&gt;“saykodelikdeşik”&lt;/a&gt;in yaptığı alıntı ve kısa bir süre önce tesadüf ettiğim bir sahne üzerine Oynakbeyi sosyologluğuyla olaya yaklaşmak farz oldu dedim… Sözünü edeceğim…&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/4579472670</link><guid>http://farkettim.com/post/4579472670</guid><pubDate>Wed, 13 Apr 2011 16:32:00 +0300</pubDate><category>apaçi müziği</category><category>akp</category><category>politika</category></item><item><title>Eskiden üniversiteler gençlerin &amp;#8220;politize&amp;#8221; olduğu siyasi kamplar olarak adlandırılırdı...</title><description>&lt;p&gt;Eskiden üniversiteler gençlerin &amp;#8220;politize&amp;#8221; olduğu siyasi kamplar olarak adlandırılırdı neredeyse. Darbe öncesinden biliyoruz ki, ülkedeki birçok meselenin patlak verdiği mecra; kampüs binaları, işgal edilen rektörlük binaları vesairelerdi&amp;#8230; Darbe sonrası ve Özal dönemi politikalarından biri olarak yeni neslin depolitize edilmesi için birtakım faaliyetlere girişilmiş ve 90&amp;#8217;ların ortası itibariyle şöyle bir baktığımızda büyük oranda başarılmıştı da&amp;#8230; Hattâ evvelâ Refah partisi ve akabinde muadili ve devamı olarak görülebilecek AKP&amp;#8217;nin her seçimden (yerel, birinci dönem, ikinci dönem, referandum&amp;#8230;) artan zaferle çıkmasında tabanındaki yeni neslin engel tanımadan sandık başına gitmesi önemli bir rol olmuştu -ki nedense birçok siyaset uzmanımız bu konuya değinmeyi akıl bile etmediler. Oysa aynı sırada, bilhassa &amp;#8220;eski solcuların&amp;#8221; birçoğu çocuklarının politize olmaması için anlamsız bir çabaya girişmiş hattâ &amp;#8220;üniversitede siyasi bir şeylere karışırsan seni evlatlıktan reddederim&amp;#8221; gibi manasız tehditlerle durumun önüne geçilmeye çalışılmıştı. Yani bir taraf yeni nesli teşvik ederken diğer taraf tehdit etmekle meşguldü ki maksat &amp;#8220;gençler politize olmasın&amp;#8221;&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Derinlemesine girmeden kaba hatlarıyla bu şekilde özetleyebileceğimiz bir 20 yıllık zaman diliminin sonunda evvelâ 1999&amp;#8217;dan beri her sene değişen sınav sistemiyle, her sene yenisi eklenen sınavlarla ve her sınavdan sonra ortaa çıkan kopya, şifre, satılma, abiler&amp;#8230; dedikodularıyla birileri derecelerden derecelere koşarken diğer birileri ise yavaş yavaş enayi yerine konduğunu fark etmeye başladı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Her ne kadar Jose Ortega Y. Gasset Kitlelerin Ayaklanması isimli başyapıt niteliğindeki incelemesinde başka sebepler ortaya koysa da, ola ki kazandığı üniversite sıralarında politize olmasından korkulan gençler, üniversiteye gidemedikleri için yavaş yavaş politize olmaya başlamışlar gibi görünüyor. Elbette büyük bir siyasi hareketten bahsetmek imkansız (şimdilik öyle görünüyor), basit ve normal bir &amp;#8220;hak arama&amp;#8221;dan, &amp;#8220;hesap sorma alıştırması&amp;#8221;ndan bahsediyoruz. Zira son YGS sınavındaki şifre tartışmalarının ardından birkaçtır öğrenci protestoları gerçekleşiyor ve bunların birçoğunda yer alan gençlerle konuşuyorum, tahminimden fazlasının gerçekten lise öğrencisi olduğunu gördüğüm bu öğrenciler herhangi bir siyasi oluşumun içinde olmasalar da AKP&amp;#8217;ye karşı olduklarını dile getiriyorlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;10 Nisan 2011 pazar günü (bugün) evvelâ &amp;#8220;polis bayramı&amp;#8221; dolayısıyla olası rutin kimlik kontrolü ve üst araması muamelesini, herhangi bir uygulamaya maruz kalmadan atlatmanın ardından varabildiğim Taksim meydanında binlerce üniversiteli adayı (doğru ifade bu mudur tam bilemiyorum) gencin meydanda ellerinde bayraklarla slogan attığını ve çevrelerindeki bayramlıklar içindeki polislere rağmen öyle veya böyle politize olmuş yaşıtlarıyla politika konuştuklarını görünce, yıllarca korkulan (!) şeyin, kendi kendine gerçekleşiyor olması ihtimalinden dolayı mutlu olduğumu söylemeliyim&amp;#8230;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Polis haftasında meydanda polisten çok &amp;#8220;slogan atan&amp;#8221; genç görmek insanı mutlu edebiliyor&amp;#8230;&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/4495626217</link><guid>http://farkettim.com/post/4495626217</guid><pubDate>Sun, 10 Apr 2011 18:23:00 +0300</pubDate><category>YGS</category><category>şifre skandalı</category><category>KPSS kopya</category><category>polis haftası</category><category>politize</category><category>depolitize</category><category>AKP</category></item><item><title>Uzun zamandır ¿&amp;#160;f a r k e t t i m&amp;#160;?&amp;#8217;i ihmal etmiştik. Epey farkedilmişliğimiz...</title><description>&lt;p&gt;Uzun zamandır ¿&amp;#160;f a r k e t t i m&amp;#160;?&amp;#8217;i ihmal etmiştik. Epey farkedilmişliğimiz birikti. Bunlardan hemen birincisi ile başlıyorum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu farkedilmişliğimin muhattabı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, Belediye planlamacıları, şehir planlamacıları, vb. iskan ve imar erkanı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Size sormak istiyorum: Yeni yapılacak Aslantepe Stadyumu&amp;#8217;nu planlarken, bu stadın 55bin kişilik bir stad olacağı ve bu yöndeki karayolu ve özellikle metro hattının bu kalabalık izleyici kitlesini bu stadyuma taşıyabilecek kapasitede olmadığını&amp;#8212;olamayacağını&amp;#8212;hiç hesap etmediniz mi?&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Stad açıldığından beri her maç günü işinden gücünden çıkan ve evlerine gitmek isteyen insanlar dakikalar boyunca duraklarda bekliyor, inecekleri duraklarda kalabalıktan ezilme tehlikesi atlatıyor ve maça gitmeye çalışan, grup psikolojisiyle bağıran, ileri geri sözler eden, toplumsal kuralları bozmaya meyyal bir kitlenin gazabından korunmak için kenarlara köşelere sığınıyorlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu stadyum burada durdukça ve mevcut ulaşım kapasitemiz bu oldukça İstanbul, Maslak-Seyrantepe dolaylarında trafiği ve her türlü ulaşımı felç edecek yeni bir tesis kazanmış gibi görünüyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ben bunu çözeceğinizi sanmıyorum ama şunu açıkça beyan etmek isterim ki, bir yere bir tesis yaparken oraya nasıl ulaşım yapılacağını ve oradaki park yeri, vb. ihtiyaçları düşünmeden hareket eden zihniyet bence bu işleri yapabilme yetkisini hak etmeyecek bir seviyededir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bunları hesap edemediyseniz ve sizin bu hesap bilmezliğiniz yüzünden binlerce insan her maç günü metroda insanlık dışı durumlarla karşılaşıyorsa sizin bu işi yapmamanız lazım, ama hala bu işi yapmaya uğraşıyorsanız&amp;#8230; ve bu sorunları yaşayan insanlar yine de size oy veriyorlarsa&amp;#8230; belki de bu muameleyi hak ediyorlardır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yani kısaca, Belediye ve diğer mercilerin böylesi akılsızca bir iş yapmaması lazımdı; yaptıysa ve yapmaya da devam edecek gibi görünüyorsa, seçmenin onları bir daha seçmemesi lazım; ama yine de seçiyorlarsa bırakınız ezilsinler.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/3979164444</link><guid>http://farkettim.com/post/3979164444</guid><pubDate>Sun, 20 Mar 2011 13:26:32 +0200</pubDate><category>istanbul büyük şehir belediyesi</category><category>istanbul metrosu</category><category>istanbul ulaşım</category><category>aslantepe stadyumu</category><category>metro istasyon hizmetleri şefi</category><category>belediye planlamacıları</category><category>şehir planlamacıları</category><category>maslak</category><category>seyrantepe</category><category>ulaşım sorunları</category><category>istanbul büyük şehir belediye başkanı</category></item><item><title>Millenials&amp;#8217;ın ve Z kuşağının depolitize edilmiş iki nesil olduğunu zaten biliyoruz. Fakat, bu...</title><description>&lt;p&gt;Millenials&amp;#8217;ın ve Z kuşağının depolitize edilmiş iki nesil olduğunu zaten biliyoruz. Fakat, bu iki nesil kendilerinin depolitize edildiklerinin çoğunlukla farkında değiller, farkında olanlar da bunu bir bahane olarak kullanmasını iyi biliyorlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bunun dışında, bu iki nesli ilgilendiren olaylar baş gösterdiğinde ve bu iki nesile ait kişilerin bir araya gelip vücut gösterisi, protesto veya yürüyüş yapacak olduklarında, onların yerine yine eski nesiller bu işleri yapıyorlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ama bugünlerde önümüzde olan bir konu, depolitize edilmiş ve içerisinde yaşadıkları toplum ve kültürle araları pamuk ipliğiyle bağlanmış bu nesillerin kendi haklarını ve özgürlüklerini korumak için bir harekette bulunmaları gerekiyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Benim görüşüm, bu iki nesilden çoğunun kıçını kaldırıp böylesi &amp;#8221;fiziksel&amp;#8221; eylem gerektiren bir hususa karşı pek de bir şey yapmayacakları yönünde. Umarım tersi olur.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/2670618853</link><guid>http://farkettim.com/post/2670618853</guid><pubDate>Sun, 09 Jan 2011 20:31:33 +0200</pubDate><category>bilgi üniversitesi</category><category>bilgi üni.</category><category>porno hadisesi</category><category>porno olayı</category><category>üniversitede porno</category><category>bilgi üniversitesi protestosu</category><category>millenials</category><category>z kuşağı</category><category>z nesli</category></item><item><title>Ekmek, kültürümüzde önemli bir besin maddesi olduğu kadar, çok önemli bir sosyo-kültürel ve...</title><description>&lt;p&gt;Ekmek, kültürümüzde önemli bir besin maddesi olduğu kadar, çok önemli bir sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik ölçüt. Kredi kartlarının ve online alışverişin hükümranlığını sürdüğü bu içinde yaşadığımız dönemde, üçün beşin hesabını yapmıyoruz artık. 100 lira daha harcarsan sana şunu da veririm, bu kadar parapuan, şu kadar çippara yüklerim, indiririm, suyundan da koyarım gibi kampanyalara katılmak için hiç ihtiyacımız olmasa da bir sürü şey alıyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu aldığımız şeylerin üzerine akşam yemek yiyeceğimizde veya sabah kahvaltısında yediğimiz ekmeğin dilimlerini hesaplamaktan da geri kalmıyoruz. Az önce havaya 150 lira atmış olan bir insan, iki dakika sonra&amp;#8212;bakkalda 50 - 100 kuruş arasında markette de 2,5 - 3 liraya kadar çıkan&amp;#8212;en ortalama besin maddesi, ekmeğin 10 kuruş ederindeki dilimlerinin hesabını yapabiliyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Burada, ekmeğin bir kültürel öğe olmasının önemi öne çıkıyor. Yani, insanların algı sisteminde, küçüklüklerinden beri &amp;#8221;ekmek&amp;#8221; üzerine duydukları sözler, ekmeğin nimet kategorisinde değerlendirilmesi, bırakınca arkandan ağlayabilmesi, cennette karşına çıkacak olması gibi nedenlerle, üç kuruşluk ekmeğin hesabı pekala yapılabiliyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ama işe ekonomik boyuttan baktığınızda, hani ekmeğin hesabını yapıyorsun da (mesela) az önce&amp;#8212;deri ayakkabın olmamasına rağmen&amp;#8212;o ayakkabı fırçalama makinesini neden aldın diye sormazlar mı insana?&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ben hariç, sormazlar. Peki, ama neden sormazlar; orasını ben anlayamıyorum. Varın o kısmını da siz çözün.&lt;/p&gt;</description><link>http://farkettim.com/post/2567308899</link><guid>http://farkettim.com/post/2567308899</guid><pubDate>Sun, 02 Jan 2011 15:54:00 +0200</pubDate><category>sosyo-ekonomik</category><category>sosyo-kültürel</category><category>sosyal öğeler</category><category>ekmeğin kültürel önemi</category><category>ekmeğin ekonomik önemi</category><category>ekmeğin ekonomik değeri</category><category>ekmeğin hesabı</category><category>kredi kartı harcama kültürü</category><category>kredi kartı kültürü</category></item></channel></rss>

