her doz yüksek düzeyde farkındalık yaratıcı etkiye sahiptir. doza bağlı olarak bilinçaltı ve üstünde tahriş ve yanmalara sebebiyet verebilir. DİKKAT! çok yazılı, az resimli, çok sıkıcı, az gerekli içerik ihtiva eder. Follow @paktin Follow @oynakbeyi Follow @sutkutusu
Text
Bilgi denizinde boğulmamak için: şamandıraları geçme.
Bir zamanlar, elektrik enerjisinin herkesin kullanabileceği kadar yaygınlaşacağını, evimizdeki bir priz aracılığıyla elektrikli aletler kullanbileceğimizi düşünmek, inanılması güç bir fikirdi. Thomas Edison, ilk elektrikli ampulü ürettiği zaman, bu icadın bir gün hepimizin gecelerini aydınlatacağını ve onun altında kitap okumanın mümkün olacağını—Anadolu topraklarındaki bir kişi—söyleseydi, ona verilecek en kısa ve net cevap ancak şu olabilirdi: Hassiktir lan!
Bugün, o ampulün ışığının altında kitap okuyabildiğimiz gibi, o ışığın altında yazılmış olan senaryolar üzerinden, o ampulden bin kat daha güçlüsünün altında çekilen sinema filmlerini, yine o prizden gelen elektrik enerjisiyle çalışan televizyonlarımızdan, yine o ışığın altında—veya keyfe göre o ışığı kapatarak—izleyebiliyoruz. Evlerimizde her an kullanıma hazır bekleyen o elektrik enerjisiyle yapabileceklerimiz sadece bunlarla sınırlı değil. Elektrik enerjisi ve beraberinde getirdiği yenilikler, hayatlarımızı geri dönülemez şekilde değiştirdi ve evrensel gelişimimizde bir çığır açtı.
“Is Google Making Us Stupid?” (Google Bizi Aptallaştırıyor mu?) gibi vizyoner kitapların yazarı Nicholas Carr, yeni kitabı “The Big Switch: Rewiring the World, From Edison to Google” ile (Büyük Düğme: Edison’dan Google’a Dünyayı Yeni Kablolarla Döşemek) elektrik enerjisinin icadından üretimine, santrallerden evlerimize kadar uzanan hikayesini mecaz alarak bize dünyanın çığır açacak yeni bir değişimin içerisinde olduğundan söz ediyor: Bilginin evimizdeki bir prize taşınması.
Carr, “Cloud Computing” kavramının önümüzdeki zamanlarda çok önem kazanacağını ve elimizdeki bilgi saklama donanımlarının önemini kaybedeceğini iddia ediyor, çünkü geçirdiğimiz bu değişimin sonunda ulaşacağımız gelişmişlik noktasında, bilgi işlemcilerimizi—tıpkı elektrik gibi—evlerimizdeki bir prize takarak “bilgi”ye ulaşabileceğimiz bir biçime geleceğini söylüyor. Ondan sonra dünyanın tüm bilgisi ellerimizin altında olacak.
Bence, buraya kadar her şey tamam. Her şey normal—bu beklenti çok hayalî gelmiyor; hele ki, elektrik enerjisi örneğini verdikten sonra. Fakat, bundan sonrasında insan faktörü öne çıkıyor. Bu bilgiye herkes ulaşabilecek, ama insanlar bu sonsuz bilginin ne kadarıyla ilgilenecekler? İnsanlar, bu sonsuz bilgi denizinde nerelere yelken açacaklar?
Bu soruyu ben korkutucu bulmuyorum, bu sorunun hepimize aşikar olan cevabını ise acıklı buluyorum. İnsanların bu bilgi denizinde ne yapacaklarının yanında bir diğer soruyu da düşünmemiz gerekiyor: Diğer her şey gibi, bilginin ve bilgi akışının kontrolünü de kendi denetimi altında tutmak zorunda hisseden “devlet” kurumu bu denizin neresinde yer alacak?
Şurası kesin ki, devletlerin varoluşu, insanların zihinlerinde ayırdıkları yerde mümkündür. Yani, bir grup insan bir devletin varlığına ve meşruiyetine şehadet getirdikleri noktada, o devlet ancak var olabilir. Bu devletlerin var olabilmesi için, belli sınırlar içerisindeki insanların çoğunluğunu kendi varlıklarına ikna etmeleri gerekli. Bu da ancak bu insanların düşünce sistemlerini ve algılama biçimlerini bu varlığa inanacak şekilde kurgulamaktan geçer. Bu yüzden, herhangi bir devlet vatandaşının neyi ne zaman nerede ne kadar bilmesi gerektiğini kontrol etmek ve mümkünse gereğinden fazla şey bilmesini önlemekle yükümlüdür.
Bilgi, farkındalık sahibi olan için değerli, farkında olmayanlar için korkutucu bir şeydir. Farkında olan bilgi denizine atlayıp yüzer—belki boğulur—farkında olmayan ise bilgi denizinin kenarında durup taş atar.
Sansür, bu bilgi denizinde bir şamandıra gibidir. Boğulmanızı önler.
Sözünü ettiğim bilgi denizi, kendi sonsuzluğu ve akışkanlığı içerisinde devletlerin kurmaya—ve katılaştırarak ve somutlaştırarak korumaya çalıştıkları—bu sınırları yıkacağı kesin. Hatta şimdiden, Google ve Facebook üyelerine baktığımız zaman dünyanın en kalabalık iki topluluğu oldukları bariz. Bunun da en nihayetinde millet, milliyet, milliyetçilik, ulus devlet, ülke, vatandaşlık gibi kavramların önemini kaybetmesine yol açacağını, yeni yaşayış ve varoluş biçimlerini ortaya çıkaracağını ön görmemek elde değil.
Bu öngörüyü bir tek ben yapmıyorum. Bu öngörüyü devleti yöneten mevcut iktidar—ve dünyadaki pek çok diğer ülke yönetimi de—yapıyor. Bu öngörü sonucunda, bu bilgi denizinin önüne insanların boğulmayacağı bir noktaya şamandıralar koymak istiyorlar.
“Şamandıraları koyalım ki, vatandaşlarımız bilgi denizinde boğulmasınlar, kendilerini kaybetmesinler.”
Çin, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkeler demokrasi denilen kavramdan nasiplerini alamadıkları için, bunu gizlemeye ihtiyaç duymadan, alenen yapıyorlar. Daha gelişmiş ülkeler ise bunu demokratik literatür içinde, bir kavramın bünyesinde yumuşatarak yapıyorlar. Ama sonuçta, şamandıraların renkleri farklı olsa da mevcut dünya düzeni içerisindeki tüm yönetim birimleri bunu yapıyor. Yani, sansür her yerde bir şekilde mutlaka var.
Tam bu noktada, konuyu kapatıp Türkiye’de 22 Ağustos’ta etkin hale gelecek filtre uygulamasına geçmek istiyorum. Bu filtre uygulaması için bize, dünyaya ve geçenlerde Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt’e sunulan rasyonel şu: “Muhafazakar ve az eğitimli aileleri internetin uçsuz bucaksızlığından korumamız lazım.”
Yani, burada şair şunu demek istiyor:
Bilgi, önemli bir şeydir, ferahlatıcı serinletici bir deniz gibidir. Fakat, bizim insanımız yüzme bilmez. Bu yüzden, kimse boğulmasın diye biz şamandırayı boyu geçmeyen bir yere yerleştireceğiz. Bunu da sizin iyiliğiniz için yapıyoruz.
Altında kitap okuduğumuz ampulü, kendisini ifade eden bir simge olarak benimsemiş bir siyasi parti, bize—diğer bir deyişle—diyor ki, parmağınızı prize sokmayın diye elektrikleri keseceğiz.
Buna benzer bir çoğulcu yaklaşım dünyanın her yerinde geçerli: Sınırları en arkadakilere göre belirlemek. Bilimsel bilgi sahibi olmak anlamında en ileridekiler, toplumu yüceltecek, bilimi geliştirecek, ekonomiyi coşturacak olan o kişiler ise—en arkadakileri beklemek ve hayatlarını onlara göre yaşamak durumunda kalırlar. Yani, o prizdeki elektrikle hayatımızı değiştirecek buluşlar yapacak insanlar, başkaları parmağını prize sokmasın diye elektrikler kesildiği için bu buluşları yapamayacaklar…
Türkiye’de son seçimler de bunun en büyük ispatı: Biz ilerlemek istemiyoruz, biz böylece durmak istiyoruz. Bize karışmayacak, ataletimizi yüceltecek, adaletimizi çömeltecek bir yönetim istiyoruz.
Kısaca, ben yüzmek istemiyorum arkadaş, ben şurada kenarda iki batayım çıkayım, ferahlayayım, bana yeter. Nihat Doğan, sözüm sana! Sonra da Derya Büyükuncu’ya laf ediyorsun… Bence bu ülkeden bir yüzücünün çıkmış olması bile bir mucize.
Ama Kaptan Ahab’ı hatırlatırım: Eğer birisi, o beyaz balinanın peşine düştüyse, kimse durduramaz artık onu… Beyaz balinadan başka… Sonuç olarak, birileri ne kadar denizin önüne set çekmeye çalışsa da, yüzmelerine veya yüzme öğrenmelerine engel olsa da, denizciliği yasaklasa da… O bilgi denizinden iki damla, Yahya Kemal’in iki dizesi, bize ilham verir:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Page 1 of 1
© 2009 - 2010 — ¿ f a r k e t t i m ?