her doz yüksek düzeyde farkındalık yaratıcı etkiye sahiptir. doza bağlı olarak bilinçaltı ve üstünde tahriş ve yanmalara sebebiyet verebilir. DİKKAT! çok yazılı, az resimli, çok sıkıcı, az gerekli içerik ihtiva eder.

26th August 2011

Text

Ne güzel türkümüzdün sen “bak postacı geliyor selam veriyor…”

Oysa gerek özelleştirme, gerek kadrolaşma, gerek yüzyıllardır memleketimizde var olan salla başını al maaşını anlayışı gerek ‘benim memurum işini bilir,’ mottosu, gerek memur işini bilirse işçi daha çok bilir açıkgözlülüğü, gerek aman abi özel kargo kullan umursamazlığı, gerek ‘böyle gelmiş böyle gider’ boşvermişliği, gerek sonsuza kadar uzayabilecek bir listeden istediğiniz herhangi bir unsurun buraya yazılmış hali dolayısıyla artık PTT iş yapmaz duruma gelmiş.

Son yıllarda büyük bir atılımla ‘Bankacılık’ işlerine yönelen ve bunu hakkıyla yerine getiren PTT gariptir, artık postasını, telgrafını, kolisini, kargosunu ‘dünya sikine minare götüne’ bir anlayışla Allah’a emanet etmiş durumda.

Hikâyemiz 16 Ağustos 2011 tarihinde başladı aslında. Yurtdışından (taaa Amerikalardan) gönderilen eBay ürünü paketin bu 15-19 Ağustos tarihleri arasında teslim edileceğinin haberini aldıktan sonra takibe başladım. Başladım dememin sebebi, olası bir gümrük vergisi ilavesinden tez zamanda haberdar olup hem bütçemizi ayarlamak, hem de paketin ilk geldiği noktada teslimini sağlayabilmekti. Olmadı dostlar! Olamadı…

16 Ağustos - 23 Ağustos tarihleri arasında yaptığım toplam 15 farklı Ptt şubesinden 27 ayrı personelle geçen diyaloğumuzun özeti şuydu:

“yurtdışından paket bekliyorum, xxxx barkod numarası. Hangi şubenizde olduğunu öğrenebilir miyim?”
“barkod numarası deydi efenim?”
“xxx”
“haa o yurtdışından geliyormuş”
“evet, en başta hepsini söylemiştim… nerede olduğunu öğrenmek istiyorum, çünkü teslim edilmiş!”
“he edilmiş amaaa, vallah bizde görünmüyor.”
“nerede görünüyor beyefendi?”
“siz en iyisi şu numarayı bi arayın gene 671xxxxx”

Bütün bu karışıklıkların sebebi olarak, Ptt’nin yenilendiği(!) ve bu sürede birtakım numaraların ve şubelerin ve bölgelerin değişikliğe uğradığını, haliyle A şubesine gitmesi gereken ürünün B şubesine gidebildiği ve oradan A şubesine geri dönmesinin biraz zaman aldığı, A şubesine geri döndükten sonra önce bunun neden geri döndüğü ve daha sonra yapılması gereken işlemin ne olacağı… diye uzayan bir izahat daha var ki, işin özü şu “BİZ O KADAR GERİ ZEKÂLIYIZ Kİ, şubeler yer değiştirince BİNALAR / SEMTLER / CADDELER / ADRESLER de yer değiştirdi sanıyoruz”. Çünkü biz dünyanın en aptal popülasyonu olan TÜRK MEMURLARIYIZ!

23-26 Ağustos tarihleri arasında Kargo İşleme Merkez Müdürlüğü Avrupa Bölge Bilmem nesinin numarasını aramakla geçti ki, doğru numaraya ulaşabilmek için 5 Ptt çalışanının cep telefonunu bile verdiler bana şubelerden. Ancak bağlı bulunduğu kurumun MERKEZ ofisinin numarasını ne yazık ki bilmiyordu bu arkadaşlar. Dahası nereye taşındığını da bilmiyordu ve YURTDIŞINDAN geldiğini söylediğim paketin “HAA BU YURTDIŞINDAN GELMİŞ” teyidini yapmaktan da asla ödün vermiyordu! (Çünkü benim memurum İŞİNİ GERÇEKTEN ÇOK İYİ BİLİYORDU).

Nihayet 26 Ağustos saat 11:30’da işaretlediğim üzere 1 saat içinde görüşerek kapattığım 32. telefondan sonra (ki santraller arası kozmik bir seyahat yaptığım 27 görüşme denemesi, meşgul olduğu için tekrar tekrar aramak durumunda kaldığım 18 ayrı numara ve daha nicesini buraya detaylı olarak yazmıyorum -yoksa yazıyor muyum?) paketin en nihayetinde 25 Ağustos tarihinde Başakşehir Kargo İşleme Merkez Müdürlüğü’ne gönderildiğini amaaa, bağlı bulunduğum adresin şubesinin artık orası olmaması dolayısıyla Topkapı’ya geri gittiğini, Topkapı tarafından yapılan araştırmalar sonrasında Başakşehir’in doğru nokta olduğunu, dağıtımı onların yapması gerektiğini ve onlara geri iade edildiğini (bana ulaştırmakta dünyanın en tembel, ama birbirlerine getirip götürmede ışık hızıyla çalışan Ptt personelini ayakta alkışlıyorum bu arada) onların da tekrar poşete koyarak iadeler arasına aldığını öğrendim. Bu mutlu haberin hiçbir getirisi veya faydası olmadığı gibi, son durum itibariyle paketimin birdenbire HADIMKÖY’e gönderildiğini öğrendim!

(Yazının buraya kadar olan bölümünü sabırla okuyup, devam etmek isteyenler FON MÜZİĞİ kalan bölümü bu fon müziği eşliğinde okuyabilirler -zira ihtiyacınız olacak)

Amerikadan 5 günde gelen fakat burnumun dibindeki şubeden 10 gündür gelemeyen paketin Hadımköy’de olduğunu öğrenmemin ardından insanüstü bir hızla Hadımköy Karfo İşleme Merkez Müdürlüğü’nün dahili ve harici bütün telefonlarını edinerek sırayla aramaya başladım. Elbette bütün denemelerim boşunaydı. Bunun sebebi ne ramazan olduğu için bünyeleri etkisine alan gaflet uykusu, ne niyetli olmayanların çıkma hakkına sahip olduğu öğle tatili, ne sözkonusu Ptt yenilenmesi dolayısıyla yaşanan telefon numarası karmaşası, ne de benim bahtsızlığımdı. Bunun sebebi SANDIKLARI PATLATARAK yeniden iktidara gelen, geldiği günden beri anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getiren, son 5 aylık icraatlarıyla ve ileride yapacaklarıyla bize kan kusacağımızı her fırsatta dile getiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dı. (Durun! Bu bir kadrolaşma eleştirisi değil, dandik bir komplo teorisi hiç değil, bu çilekeş bir vatandaşın feryadıdır!) -fon müziğiniz bittiyse lütfen başa alınız-

Meğerse Ptt’nin bu olağanüstü yenilenmesi dolayısıyla uzay üssü gibi bir halde tasarlanan Hadımköy şubesinin ve kuvvetle muhtemel yakınlarında bir yerde yeni açılacak sonu YUM ile biten mega bir OUTLET AVM’nin açılışı dolayısıyla Başbakanımız, Ulaştırma Bakanımız, İçişleri Bakanımız, Dışişleri Bakanımız ve kabinenin diğer önde gelen ihtiyar heyeti bugün HADIMKÖY’de olduklarından hiçbir telefon cevap veremiyormuş. Çünkü bütün personel kendilerini karşılamak üzere, hazır ol vaziyette kapıda bekliyorlarmış ve santralleri otomatiğe almışlar!

Uzun lafın kısası paketime bugün de ulaşabilmem imkansız gibi görünüyor. Dahası son işgünü olması dolayısıyla ve önümüzdeki haftanın da bayram tatili vesilesiyle mesaiden sayılmaması gerekçesiyle Atlantiği 3 günde aşan paket, Ayamama deresini 20 günde aşamayacak. Dahası benim kendisinin yanına gidip almam gerekecek. Tabi hâlâ Hadımköy ve civarında olursa!


oynakbeyi

Tags Pttrecep tayyip erdoğanmemurbenim memurum işini bilirsalla başını al maaşını

8th July 2011

Text

Malum yaz geldi, sinek, böcek ve bilumum haşere hayatımıza geri döndü. Bu durumda bizim de yapmamız gereken şeylerden bir tanesi büyük marketlere gidip haşerelere karşı bizi koruyacak çeşitli ürünler satın almak.

Ben de bu ürünleri almak için Migros’a gittim. 2 Temmuz günü; yaz bu sene biraz geç geldi.

Migros’tan alacağım ürünleri aldım—ve rafta “Haşere ürünlerinde, 15 TL’lik alışverişinizde anında 5 TL indirim” yazan bir ilan asılıydı. Baktım ürünlerim 15 TL’nin üzerinde. Kendi kendime dedim ki: “Ulan, ne şanslısın be! 5 TL yine kurtardın… Yürü be, karın büyük!”

Kasaya yanaştım. Kasada ücreti ödemek için elimdeki plastiği kasiyere uzattığımda 5 TL indirim yapmadığını ve o büyük karımla övünemeyeceğimi gördüm. Kasiyerimize dedim ki: “15 TL üzerine 5 TL indirim dediydi oradaki kağıt parçası?” 5 TL indirim olmaması beni çok üzmüştü. Kasiyer: “Yoh öyle bir şey beyefendi, siz hayal şeyettiniz sanırsam,” deyince ben de: “Hele bir yol git gör bakam, hayal mi görmüşüm, neymiş?”

Kasiyer kız, ismini vermeyeyim şimdi, elinde o kağıt ile beraber geri geldi: “Ama beyefendi, bu kampanya 29’una kadarmış” didi. Ben de didim ki: “Hanfendü, madem ki kampanya 29’una kadar neden 2 Temmuz günü rafta asılı duruyor. Sizin reklamlarınızda ‘müşteri haklıdır’ denmiyor mu?”

Kasiyer o reklamları izlememiş olacak ki suratıma öylece baktı. Ben de o kağıdı ve fişimi alıp dışarı çıktım.

Birazdan bu yazıyı Migros’a göndereceğim. Bakalım onlar ne diyecekler…

Öyle reklamlara Tamer Karadağlı’yı çıkarıp RTE’nin üç çocuk projesini desteklettirmeye benzemez müşteri ilişkileri!

(Bu arada not: kasiyerin o reklamları ve Migros’un müşteri hakları manifestosunu bilmemesi kasiyerin suçu değil. Kasiyerin bana karşı olan tutumu ve gidip müdürünü çağırmaması da onun suçu değil… Bunları bu kişiye öğretmek ve uygulandığından emin olmak, kurumsal olarak, Migros’un sorumluluğu.)


lifeproof

Tags migrosmüşteri ilişkilerimüşteri memnuniyetimüşteri bilincimüşteri marka ilişkisihaşere ilacı2011 yaz geç geldi

27th May 2011

Text

Asansöre vuranlar:

Asansör kapısına vurarak iletişim kurmaya çalışmak geçtiğimiz yüzyılda kaldı sanıyordum. Yanılmışım, plazalarda çalışan ve dünyaca ünlü tasarımcıların ürünlerini giyerek kendilerini dış dünyaya gösteren insanlar, asansör beklerken kendisi dünyanın en önemli insanı olduğu için o anda aslında kendisinin kullanması gereken asansörü bir başka mahlukat kullandığından ötürü o kişiye karşı hislerini asansör kapısına metal bir cisimle vurarak ifade eder.

Bu iletişim sistemi, kendi içinde mors alfabesi de dahil olmak üzere birkaç disiplini bir araya getiriyor. Burada ‘tak tak tak tak tıktıktıktık taktak dan!’ ile anlatılmak istenen şeyi ben size özetleyeyim:

Ulan insanoğlu insan, bu asansöre sen kim oluyorsun da beni burada bekletmek pahasına binebiliyorsun, aşağılık zibidi!

Asansör iletişimi önemli bir kurum. Asansör iletişimi yapanlara bakarak tweet yazan birisi vardı. Ah, işte o insan da insan değil.

O, benim.


lifeproof

Tags asansör iletişimiasansörün kapısına vurmakasansörün kapısına bozuk parayla vurmakasansörde fazla kalanlarasansörasansör kültürü

25th May 2011

Text

“Zonguldak’tan İstanbul yönüne seyahat eden 673410 sefer sayılı Metro Turizm yolcularının dikkatine! Aracınız harekete hazırdır” gibilerinden bir anons duymayı bekliyorduk, şoförün hemen arkasındaki 1-2-3 no’lu koltukları işgal eden ben ve yol arkadaşlarım. Oysa ki aksiliği kendini daha ilk dakikalarda göstermiş mendebur suratlı muavinin yanı başımızda bitmesiyle harekete henüz hazır olmadığımız anlaşıldı. Yanyana oturmuş, her ikisinin de kulağında kulaklık olduğunu gördüğü iki yolcuya - bize - bakarak konuşmaya başladı. Yine de başını pek duyamadığım gevelemesinin ne konuda olduğunu kavramakta zorlanmadım: beni oturduğum koltuktan kaldırıp yerime bir başkasını oturtmak istiyordu. Acenta bileti keserken bir yanlışlık yapmış(mış), bayan yanı değil bay yanı kesmiş(miş), ve - uzun süre dilime dolanacak olan - “bay-bayan çakışması” söz konusuymuş! Memleket karşı cinsten biri yanına oturacak olsa ürperen insanlarla dolu iken, her seyahat firması gibi Metro Turizm’in de bileti satarken ille bay-bayan yanı şeklinde belirtiyor oluşunu o kadar yadırgamıyorum. Ama tamamen şirkete ait bir hatalı giriş yüzünden, ve de bir erkeğin ya da kadının rahatı için, başka bir yolcuyu yerini değiştirmeye zorlamasını mazur görmek zorunda değilim.

Otobüse dönecek olursam: ben bu durumun bizden kaynaklanan bir sorun olmadığını, bu şekilde seyahat etmek istediğimizi belirtirken, sanki bu “bay-bayan çakışması”nın ne anlam ifade ettiğini anlamamışım gibi hiç üzerine vazife olmadığı halde otobüs şoförü de “han’fendi, bayla bayan yan yana oturamaz’” yorumuyla duruma müdahale etme ihtiyacı hissetti. Kendisi, geçtiğimiz günlerde Beyoğlu Belediyesi’nin öne sürdüğü kimi müesseselerdeki çift kişilik koltukları kaldırma fikrini de destekliyordur belki, kimbilir.. Fakat en çok tüm bu münakaşa esnasında arkada gık çıkarmadan duran - hoş, neden çıkarsın ki? muhtemelen en başta “bayan”ın yanına oturmam, ille de bay yanı olsun diyen kendisiydi - o “beyefendi”ye şaştım. Halbuki ne var şaşılacak? Bırakın birbirini tanımayanı, tanıyan bir kadın ve bir erkeğin yan yana oturması bile hala kabul görmüyor. Belki birinin dizi diğerininkine değer, hatta daha ileri gidip el ele tutuşurlar, sarılırlar falan, aman.. bir 25T vakası daha yaşanmasın.

Gönderen: NEWWEIRD


oynakbeyi

Tags bayan yanımetro turizmotobüs muavini25tsex otobüsü

24th May 2011

Text

Kültürel Bulimia:

Bulimia nervosa, çoğunlukla ‘manken hastalığı’ olarak bilinir. Yemek yedikten sonra o yemekleri öğütmeye başlamadan gidip bütün yediklerini kusma hali. Böylelikle kişi, hem yemek yemenin tadına varacak hem de yemeğin muhteva ettiği kilo yapıcı kalorilerden ve selülit yapıcı her ne ise onlardan sakınmış olacaktır.

Bu fizyolojik durumun en yüzeysel açıklaması bu şekilde olabilir. Wikipedia‘dan daha detaylı bilgi edinebilirsiniz. Zira, ben bu tanımı burada bırakıp, konuyu bir metafora dönüştürerek bir adım öteye taşımak istiyorum.

Bu bulimik hali şu şekilde tanımlamak isterim: yemekleri sadece tadlarını almak ve besin değeri barındıran içeriğini almamak hali. Yani, ‘yemeğin tadına varayım ama beslenmeyeyim’ durumu.

Bu durumu, yaşadığımız dönemde pek çok çerçeveye uyarlayabiliriz. Bu yüzden, sözünü edeceğim şey: Kültürel Bulimia. Bu konuda bir araştırma yaptığımda bu terimin iki kez, gayrıresmi olarak, tanımlandığını gördüm. Birincisi, and now, jose? isimli blogda 2004 yılında geçiyor ve ünlü Amerikan modernist ressamlarından Vincent Desidero’ya atıfta bulunuyor. Çünkü Desidero, bizim sürekli yeni imajlar görme ve onları hızla tüketip yeni imajlar görme açlığı duyma halimizden söz ediyor. Burada Desidero, modern zamanlardaki hızlı tüketim ile geçmiş dönemlerdeki mutlak sanat arasındaki farka vurgu yapıyor olabilir. Ve bence şu andaki Tumblr neslinin günde milyon tane imaja bakıp geçmesi ve hiçbirinin derinine inmemesi—bu arada bunu Tumblr platformunda yazıyor olmam bile yeterince ironik—durumu olarak değerlendirilebilir.

Sanata bakayım ama o sanatın içerisindeki anlama, duyguya, düşünceye ulaşmayayım.

İkincisi ise, güzide bir bilgi kaynağımız olan Urban Dictionary‘den 2010 yılında gelmiş: İnsanın gün içerisinde obur bir bünye olarak türlü komik videolar izlemesi, meme’ler görmesi ve türlü türlü komik verilere, bilgilere ulaşıp çok ihtiyaçları olacakmışçasına arkadaşları ve dünyanın geri kalanı ile paylaşmları durumu olarak tanımlanmış. Verilen örnek cümlede de, ‘Şu arkadaşımın Facebook sayfasına baksana, paylaştığı komikli resimden ve şakalı videodan ne kadar kültürel bulimik olduğunu anlayabilirsin.’

Şimdi biz bunu komikli videodan, sevimli kediden ve tumblr insanından bir adım daha öteye götüreceğiz.

Kültürel Bulimia: içinde bulunduğumuz, hiç durmayan ve neredeyse sonsuz iletişim çağında, bütün verileri ve bilgileri sadece imajlar ve anlık iletiler olarak hızla algılayıp, tüketip sonra da kusan varlıklara dönüşüyoruz. Fakat, bu süre zarfında bu verilerin sadece estetik ve belki de yüzeysel olarak algılanması ile içinde barındırdığı—ve asıl ulaştırmak istediği—mesaj, anlam, bilgi ve deneyim ıskalanmış oluyor. Yani, yemeğe asıl lezzetini veren ve insanı mutlu eden yemeğin hazmedilmesi ve vücuda karışması hali atlanmış oluyor.

İşin bir diğer—ve bir o kadar dikkat çekici—kısmı ise, bu kültürel (veya kültürel olmayan) bulimia hali içinde besinler ve yiyecekler yenilirken o güzel ve leziz tatlarıyla beraber kusmuk tadını da beraberinde getiriyorlar—ve bu yüzden insanların haz alma duyguları temelinden sarsılıyor. Yani, bulimik bir insan bir şeyi tüketirken biraz sonra o yediği muhteşem lezzeti çıkaracağının bilinciyle yemeğini çiğneyeceği için o aldığı lezzetli tat ile aynı anda onun kusulacağı zaman getireceği tatsızlığı da düşünecektir.

Bu da insanların o mutluluk verici tat alma duygularını zıttını da beraber düşünmek zorunda bırakarak temelinden sarsıyor ve insanların aldıkları hazların değerini kaybetmesine neden oluyor.

Kısaca, ilk önceleri tat ve haz almak için başlayan bir yöneliş, bir süre sonra alınan tat ile beraber onun zıttı olan tatsızlığı da beraber getirmeye başlıyor. Bu tat ve tatsızlık dialektiği içine girildikten bir süre sonra bu yöneliş, zorunlu bir alışkanlığa dönüşüyor. Ve kişinin zaten tükettiği şeyin içinde bulunan besini almadığı gibi ilk başlarda aldığı tadı da yitiriyor—ve bu sonsuza giden tatsız bir sürece dönüşüyor.
Bu süreçten tek memnun olan da bu içeriklerin üreticileri oluyor. Ama bizim kültürel bulimiamız bünyesinde üreten ve tüketen bir bütün olunca, bokunda boğulacak bir neslin mimarı olduğumuzu görüyoruz.


lifeproof

Tags wikipediabulimia nervosabulimiabulimikkültürel bulimiacultural bulimiasosyokültürel incelemehızlı tüketim toplumuiçerikleri hızlı tüketmektadını almak ama besini almamakbiçim içerik tartışması

13th May 2011

Text

Bir zamanlar sloganını herkesin pek bir sevdiği Sprite reklamı vardı; imaj hiçbir şeydir susuzluk her şey…

Daha da eski bir zamanlarda -şimdi dizi yıldızı olan- padişahın biri şiirinde şöyle diyordu: “halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi…” (Mealen; sağlıklı bir nefes en büyük zenginliktir…)

Geçtiğimiz haftalarda sıklıkla yaşadığım ve aspirin başta olmak üzere çeşitli ağrı kesicilerle önüne geçtiğim baş ağrılarının sebebinin göz bozukluğu olduğunu öğrendikten ve “geç bile kalmışsınız gözlük kullanacaksınız…” diyen doktorun sözüne itibar edip kullanmaya başladığım gözlükten sonra bağlı bulunduğum müessesedeki insanların aslında sağlığı hiçbir şekilde bir taraflarına sallamadıklarını ve aksine imajın onlar için ne kadar önemli olduğunu görmenin hüznünü yaşıyorum…

“Gözlüğün çok güzelmiş,”

“oo hocam imaj yapmışız,”

“vaay… entel adamsın tabi gözlüksüz olmaz.”

“gözlük çok yakışmış abi.”

“yemin ederim senin eksiğin gözlükmüş bu kadar mı yakışır bir insana..” en sık duyduklarım olmak üzere, sadece çeşitli kelime kombinasyonlarınla sayısını sonsuza kadar artıracağımız beğenilerin arasında bir tane bile, “geçmiş olsun” temennisini duymamak, kişisel olarak beni üzüntüye boğmaktan çok,

ulan ne hale gelmişiz, herkes görüntünün peşine düşmüş, bir tanesi geçmiş olsun deyip, ne kadar bozuk bir göze sahip olduğumu sormadı düşüncesinin devamında ilgisizlik, meraksızlık, imaj takıntısı ve sair düşüncelere gark olmama sebep oldu. haliyle çıtayı biraz yükseltip kulağımızın sağır olması durumunda kullanacağım işitme cihazının küpelerimi tamamladığı veya feci bir kaza sonrası kullanmak zorunda kalacağımız bir tekerlekli sandalyenin çok havalı olup adeta Harley Davidson gibi bir sandalyeye sahip olduğumuzu mu söyleyeceklerdi… garip!

sanırım kör olan hâlâ ben değilim.


oynakbeyi

Tags imajsağlıkgözlükkörlükgöz bozukluğuentel

© 2009 - 2010 — ¿ f a r k e t t i m ?