her doz yüksek düzeyde farkındalık yaratıcı etkiye sahiptir. doza bağlı olarak bilinçaltı ve üstünde tahriş ve yanmalara sebebiyet verebilir. DİKKAT! çok yazılı, az resimli, çok sıkıcı, az gerekli içerik ihtiva eder. Follow @paktin Follow @oynakbeyi Follow @sutkutusu
Text
Delta ovası (ya da kapı önü birikintisi)
Ülkemizde sıklıkla görülen sosyo-coğrafi bir olgudur. Kapalı mekanlarda uzun veya orta süreli etkinlikler sonucunda içeride havasız kalmış, osura osura uyumuş, sıkılmış, bıkmış, aslında hiç orada olmak istememiş—veya herhangi bir başka nedenden içeride bulunmuş—insan kütlesi, etkinliğin bitmesi ile oluşan akıntının etkisiyle kapının dışına sürüklenip hemen oracıkta kümelenirler.
Bu olay sonucunda, insan kütlesinin beraberinde sürükledikleri nikotinli çubuklardan duman tütmeye ve böylece, o alanda kemikleşen bir sohbet ortamının oluşmasına neden olurlar. Bu sohbet ortamı sayesinde birbirini hiç tanımayan insan öbekleri bir araya gelir ve birbirleri arasında “dipol dipol bağları” oluştururlar (bir Kimya terimi). Oluşturdukları bağlar sonucunda aralarındaki tepkimeye bağlı olarak futbol, siyaset, sanat, yeni cep telefonları, kadınlar-erkekler ve/veya ünlüler hakkında bulabildikleri ortak iletişim alanlarında bu bağıntıyı güçlendirmeye başlarlar.
Kapı önü birikintisinin etkisiyle oluşan delta ovaları daha sonradan gelen insan partiküllerinin geçmesine engel oluşturdukları için burada bir birikme olur ve insanlar doğaları gereği ellerinde bulunan kaynaşma ve bağlanma dinamiklerinin dışına çıkarak ezme, ittirme, dayama ve çekiştirme gibi tepkimelere girerler. Bu tepkimelere dayalı olarak KÖB’ü yarabilenler akıntının doğal seyrinde yollarına devam ederler. Bazı zamanlarda da delta ovası, arkadan gelen bu partikülleri döverek, linç ederek, tartaklayarak—hiç olmazsa laf dalaşına girerek veya KÖB’ü geçmeye çalıştığı için suçlayarak—birikintinin içinde eritirler.
KÖB’ler çoğunlukla akıntının ve toplumsal ivmenin az olduğu coğrafi bölgelerde, özellikle Orta Doğu, Orta Asya, Kuzey Afrika ve Güney Amerika’da görülürler. Bunlar arasında Orta Doğu bölgesinde bulunan Türkiye’de KÖB’ler hemen hemen ülkenin tamamında yaygın şekilde görülür.
KÖB’ler üzerine “İç mekanlar, havalandırma ve sigara yasağı” isimli makalesiyle de bilinen, Berlin Merlin Üniversitesi’nde Sosyal Coğrafya Profesörü, Dr. St. Spekulatius, makalede Türkiye’deki bu birikintiler hakkında şunları diyor:
“Özellikle Türkiye’deki KÖB’ler kendi içlerinde gösterdikleri bağlılık ve dayanışma ile arkadan gelenlerin akıntıya kapılmalarını katiyetle engellemeleri beni hayrete sürükledi. Kızıldeniz’de iki ayrı akıntının birbirine karışmadığını gözlemlediğimden beri gördüğüm en muazzam şey. Ne yazık ki, Türkiye’de geçirdiğim inceleme süresi boyunca hiçbir KÖB’e karışamadım. Ama bir gün bunu da başaracağımı umuyorum.”
Bu yaklaşım üzerine fikrini almak istediğimiz, fakat geçen hafta gittiği konferans çıkışından beri kendisinden haber alınamayan Çukurova Üniversitesi, Kapı ve Birikinti Bilimleri Bölüm Başkanı, Doç. Dr. Birkan Alüvyonoğlu’nun konferans çıkışında saplandığı KÖB ile bağlantılandığı sanılıyor.
Babasını en son bir KÖB oluşumu esnasında görmüş olan ve bir daha babasından haber alamayan Alüvyonoğlu, Türkiye’nin Birikintileri Dergisi’ne verdiği bir röportajında şöyle demişti:
Babamı en son gördüğüm gün, beni elimden tutmuş ve ilk kez sinemaya götürmüştü. Film arasında babamın sigara içmesi için dışarı çıkmıştık. Orada ilk kez bir KÖB oluşumunu gördmüştüm ve bu beni çok etkilemişti. Tekrar içeri girdiğik ve filmin devamını izledik.
Film bittikten sonra dışarı çıktık ve babam film arasında konuştuğu adamlardan ateş istemek için yanımdan uzaklaştı. Sonra, babama bir şey dediler, o da güldü. O da onlara bir şey söyledi ve tam o sırada filmden çıkan diğer insanların da KÖB’e kaynaşmasıyla babam ile arama etten bir oluşum girdi. Ve ben o et parçasının bünyesinde babamla bir bütün ama ondan apayrı bir şekilde sokağın başına kadar yarım saatte sürüklenmiş bulundum. Sonra parçadan koptum ve dışında kaldım.
Akşam olana kadar babamı bekledim, ama gelmedi. Eve gittiğimde de yoktu. Sonrasında ne olduğunu bilmiyorum. Ben de babamı tekrar nasıl görebileceğimi anlamak için bu bilim alanında ihtisas yaptım. Bu konuda bilinebilecek her şeyi öğrendim ama babamı nasıl bulacağımı hala anlayabilmiş değilim.
Dr. Alüvyonoğlu’nun başına gelen bu kopma aynı buz dağlarından parçaların kopması gibi eşyanın tabiatı gereği aradaki dipol dipol bağlarının gevşemesi sonucunda olur. Bu, kişinin yeni çıkan bir diziyi izlememiş olması, geçen günkü maçta kimin kırmızı kart gördüğünü hatırlayamaması veya süper divalardan birinin en son yavuklusunu bilmemesinden kaynaklanabilir. Bu gibi durumlarda kişiler hayatlarının akıntısına kaldıkları yerden devam ederler ve bir KÖB’ün özlemiyle yaşamlarındaki en büyük eksikliğin derin hissiyatı ile tutunacak bir kapı önü birikintisi ararlar.
Burada sözü geçen kişinin asıl aradığı şey babası değil, o ilk tecrübe ettiği KÖB’dür. Bu gibi insanlar hayatları boyunca o ilk KÖB’ün yarattığı bağlanma duygusunu ararlar ve bulamayınca da hayata küsüp Çukurova, Çarşamba veya Mogadişu gibi yerlere yerleşip sakin bir hayat yaşarlar. Genellikle Tsunami gibi vakalardan ölüm durumu gerçekleşir.
Böyle.
Text
Haydi gelin biraz sosyal semiyotikçilik oynayalım.
Van’daki acı depremden sonra daha önceki depremlerde göremediğimiz büyüklükte bir dayanışma, özveri, yardımlaşma ve bağış seferberliğine şahit olduk. Kimileri deprem için üzülürken ve canı gönülden yardımcı olmaya çalışırken, kimileri sevindi ve “Allah’ın sopası yok” edebiyatından mavallar okudu.
Bunlar dışında, “her ne kadar Doğu’daki Kürtlerin başına gelmiş olsa da üzülelim bari” minvalinde yaklaşımlar da olmadı değil. Bu yaklaşımı benimseyenlerin bir kısmı yardım kolilerine taş ve benzeri cürufu doldurup göndermiş. Bu hareketin altında ulvi bir anlam olduğuna canı gönülden inanıyorum (!)
Bütün bunların da dışında—en önemli kısmı, sosyal semiyotik oyunumuzu oynayacağımız er—Kızılay’ın Van’daki kardeşlerimizin kan ihtiyacı için başlattığı “kan bağışı” kampanyası! Bugün, Taksim Meydanı’ndaki kan bağışı çadırının önünden geçtim. Çadırın önünde sıra vardı ve herkes Van’daki yaralılar için kan vermek için seferber olmuştu. Bir sürü adam, kan vermek için tüm işini gücünü bırakmış, soğukta sıra bekliyordu. KAN vermek için VAN’daki kardeşlerimize!
Buraya kadar her şey normal, şimdi sosyal semiyotik için anlamlı olan detayı vereyim: Çadırın önünde Mehter Takımı, neslimizin ve ceddimizin önemini vurgulayan bir müzik gösterisi sergiliyordu.
Van’daki kardeşlerimiz için kan bağışı kampanyası düzenlemek çok yüce, çok insanca bir davranış.
Van’daki kardeşlerimiz için KAN bağışı kampanyasının düzenlendiği çadırın önünde Mehter Takımı’nın gösteri yapması ise hiç öyle değil.
ANLAYAMAYANLAR İÇİN (Şair burada diyor ki:) Van’daki kanı bozuklara biraz yüce Türk kanı bağışlayalım ki belki biraz olsun düzelirler.
BRAVO KIZILAY! BRAVO AK PARTİ! BRAVO muhtaç olduğu ezikliği damarlarındaki asil kanda bulan YÜCE “TÜRK” MİLLETİ!
[Bu konuda, Homofobi ile ilgili bir Sosyolojik komedi filmi de var: Bu filmde, Kemal Sunal bir kaza geçiriyor veya vuruluyor ve acilen kana ihtiyaç duyuyor. Eşcinsel—siyaseten doğru tabiri neydi—bir adamın verdiği kan ile Kemal Sunal da eşcinsel oluyor. Ve olaylar gelişir…]
EDIT: Az önce NTVMSNBC‘de yayınlanan haberde Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi Akar şunları demiş:
“Akar, kan merkezinden yaralılar için bin 500 ünite kanın hastanelere gönderildiğini ifade ederek, ”Yaralıların ihtiyaçlarının iki kat fazlası kan miktarı bölgedeki stoklarımızda mevcuttur. Bölgede kan ihtiyacı yoktur” diye konuştu.”
Çadır konusunda bu kadar eksik varken kanın ihtiyaçtan iki kat fazla olması yukarıdaki tezimizi destekliyor: kanınızı değiştirelim ama başınızı sokacak bir damınız olmasın!
Text
Diktatörün Ölümü*
[20 Ekim 2011: Muammer Kaddafi’nin öldürüldüğü ve Türkiye’nin Kuzey Irak’ta sınır ötesi operasyon başlattığı bu günde, Saddam Hüseyin idam edildikten sonra yazdığım ve Yeni Harman Dergisi’nde yayınlanan bir yazımı hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Dünya Tarihi, bugün bir kez daha değişti.]
2006 yılı eski yönetim biçimlerinin liderleri açısından pek verimli bir yıl olmadı diğer yandan dikta rejimlerinin sonunu müjdelemesi adına ise çok üretken bir yıldı. Geride bıraktığımız yıl içerisinde sayıları azımsanmayacak kadar çok diktatör - ve/veya şiddet/katliam/yönetim/insan hakları/vb. nezrinde diktatörlük payesine layık gördüğüm kişiler- öteki dünyadaki hesaplarını vermek üzere dünyamızdan –kimi eceliyle kimi ise insan eliyle- göçtüler. Bu diktatörler göçünün ardında eski dünya düzeninin miadının dolması, yeni yönetim biçimlerinin yükselişi ve eski değerlerin kötülenmesi dahil olmak üzere pek çok neden var.
‘Diktatörün ölümü’ ile yıkılan ulusal, yerel ve Emperyalizm karşıtı ülke yapılarının yerine Pazar ekonomisine açık, ülkeler ötesi kurumsal gücün varlığını kabul eden veya etmek zorunda kalan; azınlıkların yüceltildiği, paraya dayalı ve uluslararası politikanın ve dolayısıyla Birinci Dünya Ülkelerinin menfaatlerinin öne çıktığı bir yönetim sistemini benimseyen ülke yapıları yükselişe geçmiştir.
Bunları benimsemeyenler ve hala Macchiavellici tutumlarını eski usulde yürütmeye çalışan ülkeler, zorla veya kendi iç dinamikleri doğrultusunda tedavülden kaldırılıyor. Bu bağlamda geçen yıl dünya tarihinden silinen diktatörleri ve yeni dünya düzeni içerisindeki değişimlerini biraz irdeleyelim.
Milan Babiç, 06 Mart.
‘Diktatörün ölümü’ 90’lı yılların başında Avrupa’nın orta yerinin kan gölü haline gelmesine neden olan olaylarda rolü bulunan ve insanlık suçu işlemek cürmünden ötürü hapse mahkum edilen Milan Babiç’in 06 Mart sabahı Den Haag’daki hapishane hücresinde intihar etmesi ile başlamıştı. Milan Babiç, Miloşeviç’in emri altında etnik temizlik yaptığını kabul etmiş bir diktatördü.
Slobodan Miloşeviç, 11 Mart.
Onun ağabeyi sayılan Miloşeviç, Babiç’in intiharından sadece beş gün sonra, 11 Mart’ta geçirdiği muğlak bir kalp krizi sonrasında yine Babiç gibi hücresinin içerisinde ölü bulundu.
Fernando Romeo Lucas Garcia, 27 Mayıs.
Takvimlerimiz 27 Mayıs’ı gösterdiğinde Garcia sürgünde olduğu Venezuela’da öldü. Garcia, 1978-1982 yılları arasında görev yapmış olduğu Guetamala’nın demokratik olarak seçilmiş devlet başkanıydı. Fakat, görevde bulunduğu sürece muhalefet yapan bazı önemli devlet çalışanlarının ve önemli şahsiyetlerin suikastlarından, ayrıca 37 kişinin yanarak can verdiği meşhur İspanya Büyükelçiliği yangınından sorumlu tutuldu. Demokratik olarak seçilmiş yegane diktatörlerden biri olan Garcia askeri bir darbe ile devrilmişti.
Ebu Musab El Zerkavi, 07 Haziran.
Amerikan askerinin görev yapabileceği iklim şartlarına ulaşıldı, El Kaide’nin Irak bölge sorumlusu El Zerkavi 07 Haziran’da düzenlenen bir hava saldırısından sağ çıkmayı başarmasına rağmen 55 dakika sonra iç kanamadan ötürü öldü. Zerkavi’nin profili, FBI’ın arananlar listesinden ancak altı ay sonra silindi.
Ta Mok, 21 Temmuz.
Azrail Temmuz ayında rotasını Uzak Doğu’ya çevirmiş ve diktatörlüğün en yüce güce ait olduğunu hatırlatmaya devam etmiştir. Kızıl Kmerler’in ‘Kasap’ lakabıyla ünlenen lideri olan Ta Mok, 1975-79 arasında 1,7 milyon kişinin ölümünden sorumlu olan komutanlardan biriydi ve 2007’de bu ‘insanlık suçundan’ ötürü yargılanacaktı. Uzun zamandır yüksek tansiyon ve veremden hastanede yatan Ta Mok’un bedeni rahatsızlıklarına daha fazla dayanamadı. Yargısı, öteki dünya mahkemelerine sevk edildi.
Alfredo Matiauda Stroessner, 16 Ağustos.
Paraguay’ın 1954’te bir darbe ile başa gelen ve 1989’a kadar tek adaylı veya göstermelik adaylarla yapılan seçimlerde sekiz kez daha seçilen başkanı Stroessner, De Gaulle, Pinochet, Hirohito, Başkan Johnson ve Videla Redondo ile yakın ilişkileri ile ünlü bir anti-komünistti. 1992’de adam kaçırmaların, işkencelerin, katliamların ve yolsuzlukların doldurduğu bir listede yüksek sayıda insan ölümünden sorumlu tutan ve ailesinin 300 milyon Doları aşan servetini açığa vuran kanıtlar açığa çıkarılmıştı.
Faşist rejimlere karşı bariz desteği, Vatikan ile mesafeli ilişkileri, Nazizm’e olan hayranlığı ve daha birçok faşist diktatörlük özelliklerine rağmen Amerika ile yakın ilişkilerinin de sayesinde 35 yıl yönetimde kalmayı başarabilmiştir. Uzun zamandır zatürree olan Stroessner bir darbe ile yerinden edildikten sonra kaçtığı Brezilya’da 93 yaşındayken 16 Ağustos’ta akciğer yetmezliğinden öldü.
Pieter Willem Botha, 31 Ekim.
Diğer ‘diktatör virüsü’ vakası Güney Afrika Cumhuriyeti’nde görüldü. Apartheid rejiminin savunucularından 1978-1982 arasında başbakanlık yapmış olan Botha, namı diğer ‘Büyük Timsah’, 31 Ekim’de evinde geçirdiği kalp krizi sonucu dünya yüzeyini terk etmişti. Botha, görevi süresince ve ölene kadar nüfusun büyük çoğunluğu olan zenci halka karşı ayrımcı ve aşağılayıcı politikasını sürdürdü. Nelson Mandela’nın özgürlüğüne kavuşması da Botha’nın bir kalp krizi sonucunda görev den çekilmesi sonrasına denk gelir.
Samuel Holloway Bowers, 05 Kasım.
Bowers, 1964’te Ku Klux Klan’ın çoktan ortadan kalkmaya yüz tuttuğu ama hala dipte kalan tortusunun iştah kaçırdığı bir dönemde Ku Klux Klan Beyaz Şövalyeleri isimli bir gizli örgüt kurarak eski şiddetli dönemlere dönmeyi amaçlamıştı. 1964 yazında 5 sosyal aktivistin öldürülmesi ve daha sonra siyahileri seçimlerde oy kullanmaya teşvik eden siyahi aktivist Vernon Dahmer’in evinin kundaklanarak yangında can vermesinden sorumluydular.
Bu cinayetlerin emirlerini doğrudan Bowers’ın verdiği ortaya çıktı ve 1998’de ömür boyu hapse mahkum edildi. Fakat, o güne kadar Beyaz Şövalyeler durmadılar. 1967’de iki Sinagog bombalandı. ‘Diktatörün ölümü’ sürecinde ırkçılığın son sembollerinden birinin hayatta kalan yegane liderlerinden biri Sam Bowers bulunduğu hapishanede 05 Kasım’da kalp krizi nedeniyle öldü.
Augusto José Ramón Pinochet Ugarte, 10 Aralık.
2006 yılının sonlarına doğru yaklaşmaya başlarken listenin kabarıklığını gidermek için çalışmaların hızlandığını görüyoruz. Bir türlü yargılanamayan ve hayatına olduğu gibi devam eden Augusto Pinochet 10 Aralık’ta kalp yetmezliği ve akciğer ödemi sebebiyle askeri hastanede gözlerini kapadı.
Saparmurat Atayeviç Niyazov, 21 Aralık.
Yabancı medyanın dünyanın en otoriter ve baskıcı diktatörlerinden biri olduğunu iddia ettiği ve bu yüzden sıklıkla eleştirdiği Niyazov 21 Aralık’ta bahsettiğim bazı diğer diktatörler gibi kalp krizinden ötürü öldü. Niyazov’un muhalefet tarafından zehirlendiğine dair komplo teorileri de üretildi. Niyazov, Londra merkezli bir insan hakları derneği tarafından 3 milyar Dolara yakın paranın kendi kontrolünde yurt dışı banka hesaplarında bulunduğuna dair bir rapor hazırlamıştı.
Saddam Hüseyin Abdülmecit el-Tıkriti, 30 Aralık.
2006 yılının son gününe yaklaşıldığında 30 Aralık’ta ölen son diktatörümüz aynı zamanda bu yıl kendi eceliyle ölemeyen tek diktatör olma ünvanıyla Bağdat’ta alelacele asılan Saddam Hüseyin oldu. Saddam 1959’da General Abdul Kerim Kassım suikastına karıştı. CIA ve Mısır istihbarat servisinin yardımıyla Tıkrit’e kaçtı.
Bir süre Mısır’da sürgünde yaşadı. 1964’te Irak’a döndü ve 1967’ye kadar hapiste yattı. 1968’te Baas Partisi’ni iktidara getiren darbede aktif rol oynadı. 1979’da iktidar oldu, bir yıl sonra İran’ı işgal etti ve 8 yıl sürecek savaş başlamış oldu. 1988’de Halepçe Katliamı olarak bilinen olayda kimyasal silah kullanımına izin verdi. İran ile savaş bir yıl sonra sona erdi.
Bundan iki yıl sonra, 1990’da bu sefer Kuveyt’i işgal etti. İran savaşında Amerika’nın yardımını almış olan Saddam bu sefer Amerika’nın hışmını karşısında buldu. Birinci Körfez Savaşı’na tanık oldu. 9/11 olaylarından sonra, tekrar Amerika’nın hedefi olan Irak ve Saddam, kitlesel imha silahlarınının olduğu iddiasıyla Irak’ın ve kendisinin sonunu getiren İkinci Körfez Savaşı ile karşı karşıya kaldı. Bu sürecin sonunda, alelacele yargılanıp Kurban Bayramı’nın arifesinde verilen ilk kurban oldu.
Bütün bu ölümler –özellikle bir hışımla idam edilen Saddam Hüseyin’in durumu- diktatörlerin dünya siyaset sahnesi üzerinden silinmeye yüz tuttuklarını gösteriyor. Geride kalan bir avuç kişinin de çoğunun da yaşı epey ilerlemiş durumda ve sadece geriye kalan birkaç kişi hala bulundukları ülkelerdeki yönetimlerde söz sahibi. Onlar da diktatörlük sahnesinden önümüzdeki birkaç yıl içerisinde silinecekler sanıyorum. Bunlardan bir kaçını gözden geçirelim:
Jorge Rafael Videla Redondo, Arjantin’in 1976-1981 arasındaki de facto devlet başkanıdır. İsabel Martinez de Peron’u darbe ile devirerek başa gelmiştir. Görevde bulunduğu sürece 30 bine yakın insanın kaybolmasından, binlercesinin işkence görmesinden ve birçok cinayetten sorumlu tutulmuştur.
Amerika’nın her Komünizm karşıtı diktatöre gösterdiği sıcaklık ve şefkatten Videla da nasibini almıştır. Görevi bıraktıktan sonra, 1983’te yargılanan Rafael Videla 5 yıl hapis yattıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilmiş ama ev hapsinde göz altında bulundurulmaya başlanmıştır. Halen ev hapsinde olduğundan yaşayan bir ölü olarak varlığını devam ettirmektedir.
Mengistu Haile Mariam, 1974’te Etiyopya’da darbe ile başa gelmiş bir sosyalist askeri diktatördür. 1991’e kadar devam eden başkanlık dönemi içerisinde, ‘Kızıl Terör’ olarak adlandırılan eylemler bütünü çerçevesinde, muhaliflerine ve etnik gruplara soykırım uygulamış ve ortaya çıkan kıtlığın da etkisiyle neredeyse bütün ülke helak olmuştu. 1975-1978 arasında 1,5 milyona yakın insanın ölümüne sebep olan Mengistu, dünyanın en büyük yedinci soykırımını yapmış olan kişi olarak kabul ediliyor.
1994’te gıyabında yargılanmaya başlayan Mengistu’nun dava tutanakları 8000 sayfaydı. Mengistu ve ekibinin davası 2006 yılının sonuna kadar devam etti ve yargılamada mevcut bulunanlar, en azı 25 yıl olmak üzere hapse mahkum edildiler. Haile Mengistu, Zimbabve’nin devlet başkanı olan dostu, Robert Mugabe’ye sığınma talebinde bulundu. Hakkında idam cezası verilmesi beklenen Mengsitu’ya sağlık durumundan ötürü ömür boyu hapis cezası verildi fakat Zimbabve iade talebine pek sıcak bakmadığı için halen bu cezası uygulamaya koyulamamıştır.
Maurice Papon, en özel ve en önemli diktatörlerimizden bir tanesidir çünkü Papon hem İkinci Dünya Savaşı’ndaki soykırımlara hem de daha sonra 1961 Paris Katliamı’na şahit olmuş bir kişidir. Öncelikle, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerle işbirliği yapan Vichy Hükümeti altında Bordeaux bölgesinden sorumlu en yüksek ikinci rütbedeki polis müdürüydü. Bu sıfat altında Auschwitz’e gönderilmek üzere binlerce Yahudi sorgulayan ve Nazilere teslim eden Papon savaşın Almanların aleyhine dönmesiyle beraber, kendisi de onların aleyhine döndü ve Direniş güçlerine Almanlar hakkında muhbirlik yapmaya başladı.
Savaştan sonra her nasılsa polislik görevine devam etmeyi başardı ve 1967’ye kadar Paris polis müdürü olarak görevde kaldı. Bu süre zarfında -Cezayir Katliamı’nın devamı sayılabilecek- 1961’de Paris Katliamı olarak bilinen olayın başında eski zamanlarını aratmayacak gaddarlıkla elinden geleni ardına koymamıştır. Charles-André-Joseph-Marie de Gaulle hükümetinin görüp görebileceği en ideal polis müdürüydü Papon. Bu yüzden 1968-1971 arasında Gaulle kabinesinin hazine bakanı olarak görev yapmış olsa gerek.
1980’lerde geçmişi ile ilgili üzeri örtülü bilgilerin ortaya çıkması ile 1983 yılında ilk mahkemesi ile karşı karşıya kaldı. Papon, 1942 ile 1944 yılları arasında, aralarında çocuk ve yaşlıların da bulunduğu 1560 Yahudi’nin Nazilere teslim edilmek üzere sınır dışı edilmesi suçundan yargılanmaya başladı. 1998’de 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve Papon İsviçre’ye kaçtı. İadesinin üzerine 22 Ekim 1999 ayında hapse girdi, sağlık durumundan ötürü Mart 2000’de serbest bırakıldı.
Şu an yoğun bakım altında yaşamına devam etme çabası içerisindedir. ‘Diktatörün ölümü’nü en iyi özetleyen yaşam Papon’unki olsa gerek.‘Diktatörün ölümü’nü göstermek için sizlere onlarca örnek sundum. Diktatör öldü, ölmediyse de can çekişiyor. Artık kimsenin onu savunacak, ona yandaş çıkacak durumu ve menfaati yok.
******
Bir zamanların ‘diktatör-sever’ Amerikası bile artık kendi yarattığı ve yetiştirdiği diktatörleri ortadan kaldırmak için uğraş veriyor çünkü diktatör öldü, yaşasın demokrasi simsarlığı! Artık herşey mantıklı bir açıklamanın, insanlık yararına gibi görünen kavramların ardına gizlenmiş olarak ortaya çıkıyor ve zamanında dobra diktatörlerin belki de kendilerince ulvi nedenlerden ötürü yapılan insanlık dışı eylemleri ülkeler ötesi devleşen kurumsal şirketlerin menfaatleri adına insanlık, demokrasi vs. gibi ulvi nedenlerin arkasına saklanmış olarak ortaya çıkıyor. Böyle zamanlarda insan “Değişen bir şey olmayacaksa demokrasi getirmek acaba ne kadar insanca?” diye düşünmekten kendini alamıyor. Diktatör öldü, yaşasın demokratik liderlik!
Yeni Harman Dergisi, 2006
* Arthur Miller’ın anısına…
Text
Pinochet öldü; kalan sağlar kimindir?
[Aşağıdaki yazı, 2006 yılının son ayında Yeni Harman Dergisi için yazdığım bir yazı. Kaddafi’nin öldürüldüğü bugünde hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Bir sonraki yazı da Saddam’ın ölümünden sonra yazılmış bir yazı olacak.]
—-0—-
General Augusto Pinochet Ugarte’nin ölümünden beri aklımda olan bir soru var: Biri gitti, kalan sağlar ne olacak? Onu diktatör olarak tanımlarken, diktatör olarak tanımlamadıklarımız ne olacak? İnsan isimlerini yaftalamak bu kadar kolayken insan isimlerini sadece ufak piyonlar olarak kullanan İnsanlık Tarihi içerisinde derinlemesine yer etmiş, kötüye kullanılan Macchiavellici iç güdüyü medeniyet denilen tek dişi canavara çevirdiğimiz aşikarken; medeniyet ve sanal demokrasinin salyalarımızı nasıl akıttığını Pavlov hayatta olsaydı da inceleyebilseydi.Kahraman-Diktatör-Terörist hemen hemen aynı eylemleri yapan benzer durumları nitelerken hakim görüş ile aralarındaki açı ile ters orantılı olarak çok farklı anlamlara gelebiliyorlar. Dünya gerçekten ilginç bir yer.
—-0—-
General Augusto Pinochet Ugarte, 10 Aralık 2006’da bizim içerisinde var olduğumuz dünya ile ilişiğini kesmiş bulunmaktadır. O gitti. Bizler kaldık. Kalan sağlar bizimdir. O gittiğinden beri bu adam hakkında ne yazabilirim diye düşünüyorum. Düşünüyorum. Düşünürken yollar teptim, dere tepe aştım. Belki tebdil-i mekanda ferahlık vardır diye aşrı aşrı memleketlere gittim. Gittiğim her yer, gördüğüm herkes mutlak bir duyarsızlık içerisinde duyargalaşmış, kemikleşmiş yapıları içerisinde insanlıktan çıkıp makineleşmesinin, insanın vücudundan arınmasının, bir yandan da vücuduna tamah etmesinin ayyuka çıktığı bir kavramsal bir dünyayı sanal olarak kemikleştirmişlerdi. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Anti-Oedipus isimli kitaplarında belirttikleri gibi insanlar “arzu eden makine”lere dönüşmüşler ve her yanımız alışveriş merkezi, tüketim cenneti olmuş. İnanır mısınız Pinochet’in ölüsü biraz soğusun onun t-shirtleri [ingilizce terim], şapkaları, çeşitli oyuncak bebekleri ve diğer hediyelik eşyaları da bu arzu eden makinelerin beğenisine sunulacaktır. Sonra döndüm içime baktım. İçimde konuyla ilgili bakacak pek bir yer yoktu, ben de Pinochet idim. Trenin yemekli vagonuna oturmuş kendimin de bir Pinochet olabileceğini düşünürken karşımdaki adama bir baktım: o da Pinochet idi. Yanımdaki, arka masamdaki, hatta kondüktör bile – şanslıyım ki bir biletim vardı.
Oturdum sözü geçen adamı araştırdım ama sizlere bu araştırmalarımdan söz etmek istemiyorum. Herkes üç aşağı beş yukarı bu adamın kim olduğunu, neler yaptığını ve nasıl yerilebileceğini bilir. Bunu yapmamın pek bir ehemmiyeti olacağını sanmıyorum. Onun yerine diktatörlük ve katliam ile kemikleştirilmiş bir isim olan, hatta kavramlaşacak olan bu Pinochet ismi üzerinden insanlık gerçeğini irdelemek isterim.
Dünya ilginç bir yer. Önceleri olayları ve olguları yargılardım, şu iyidir şu kötüdür diye sınıflandırırdım: “İnsanca olması gerektiği gibi nasıl olmaz, nasıl olmaz?” diye üzülürdüm. Sonra, insanlardan kaçtım. Kendimi, kendi içime kapadım. Kapalı bir kutu, Pandora’nın Kutusu gibi dolaştım insan içinde. İnsan içinde dolaştım. İnsan içimde dolaştım. Her an sonsuz kötüyü dışarı akıtmaya hazır. İnsanları içimde sorgulamaktan vazgeçtim. Kendim, insanlık adına kendime hesap vermekten bıktım. Mantıklı bir cevap verememekten bıktım. İnsan, içimde patladı, cerahat her yanıma dağıldı. Sonunda insan olmaktan, insani olmaktan ve hesap vermekten vazgeçtim. Böylece, her şey yoluna girdi.
“Yoluma girdin!” diye hönkürdü yandaki arabanın şoförü ve irkildim. Kim? Kimin yolu? Yol kime ait? “Cevap verme. Cevap verme!” diye telkin ettim kendimi ———————————› “Köfte ister misin?” dedi yemekli vagonda karşımda oturan adam. İki kıta ötede kendi dünyası içerisinde kendi bildiğini okuyarak insan yaşamına kastetmiş ve bir ülkenin hayatına 17 sene boyunca hükmetmiş bir adam ölmüş. Ben, bir trenin yemekli vagonunda bununla ilgili bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Karşımdan birisi köfte ile varlığıma müdahale ediyor. Peki, bu iyi niyetli bir diktatörlük değil midir? Bu adamın Pinochet olduğu konusunda yanılmamışım. Kafamı sallıyorum ve kendi dünyama geri dönüyorum ———————————› Önümdeki sayfa ile ilişkimiz bozulmuş. Artık yüzeyine kara lekelerimi bırakmamı istemiyor sanki. Neyse, gerçek dünyaya geri döneyim o zaman ———————————› Adam sigara uzatır. Ben alırım. Yakar ve konuşmaya başlarım “Memleket Ankara mı abi?”
“Ben Erzurumluyum.” Erzurumlu Pinochet. Biramı bitirip bir dahaki denemeyi yapacağım zamana kadar kara kaplı defterimi ve karalar bağlamış yüreğimi ortadan kaldırıyorum.
Geçenlerde teyzeme Pinochet hakkında ne düşündüğünü sordum. Bana: “Aslında bu sadece isimlerle ilgili bir durum değil. Her yerde diktatörler var. Sadece bunların bazıları gizli bazıları aleni diktatörler.” dedi. Düşündüm de haklıydı. Che’yi seven insanlar, Pinochet’ten nefret ediyorlar -hatta bir noktada ne kadar aksine söylemlerde bulunsalarda eylemsel olarak Bush’un politikalarını olumluyorlar- ve kendi diktatörlerinin eylemlerini mantığa bürüyecek açıklamalar bulmaya çalışıyorlar.
Hadi yöresele inelim, küresele çıkalım: Osmanlı İmparatorluğu’nun eylemlerini soykırım olarak kabul etmeye çalışan romantik Fransa’nın Cezayir’de yaptıklarını nasıl göz ardı ederiz? Küba’da Castro, Libya’da Kaddafi, Irak’ta Saddam, Irak’ta Bush, şurada bu, burada benim yaptıklarını aynı perspekiften incelersek dünyada diktatör denmeyecek adam kalmaz. Günlük hayatınıza bakarsanız demokrasinin zaten ne kadar gerçekdışı –başka bir deyişle hipergerçek, bkz: Jean Baudrillard- bir yönetim, ne kadar sanal bir olgu olduğunu idrak edersiniz. Ama eskilerden ünlü bir reklam sloganından alıntı yaparak: “İnsan görmek istediğini görür!” demek istiyorum. O yüzden pek de bir şey göremez aslında. İnsan kendi değer yargılarını diğerlerine empoze etmekten ne zaman vazgeçerse –hiçbir zaman- işte o zaman diktatörün ölümünden bahsedebiliriz. Dikkat ettiğiniz zaman tarih içerisindeki eylemlerin çoğunun nitelik olarak birbirine çok benzediğini görürsünüz. Başka bir deyişle, bugün kahramanlık olarak görülebilen bir durum geçmişte yapılsaydı dünyaları yerinden oynatabilecek bir askeri, siyasi edepsizlik olarak görülebilirdi ya da geçmişte kahramanlık olarak görülmüş bir durum günümüze geldiğimizde artık kavramsal olarak karalanmış ve insanlık ayıbı olmuş olabiliyor. Bu açıdan, Spartaküs İsyanı’nı, Hassan Sabbah’ı, Conquistadore’ları veya beğendiğiniz herhangi başka bir olayı örnek olarak evde kendiniz irdeleyebilirsiniz.
Diğer taraftan, Saddam Hüseyin’in şu anda tutuklu olması ve insanlık suçu ile yargılanmasının yanında, Pinochet’nin yakalanmasına rağmen yargılanmaması, yargılanacağı zaman ise sadece “vergi kaçırmak” ile ilgili bir suçlama ile karşı karşıya kalması, yaş haddinden ve sağlık durumundan dolayı yargılanmaması apayrıca beni yine insanlık ve politika hakkında derin düşüncelere gark eden ironik durumlardır. Bunların dışında, Hitler’in dünyanın en kötü en iğrenç diktatörü olarak kabul edilmesi ve bu çeşit diğer diktatörlerin ise korkuyla karışık saygı gösterilerek yaşamlarını idame ettirmeleri arasındaki fark da gayet ironiktir. Güç sahibi olanlar eylemlerini yaptıkları surette olumlanarak karşılanırlar. Düzenin sahibi olanlar yaptıklarını mantığa bürüyebilirler ve bunlardan ötürü saygı görürler. Güç her zaman saygıyı beraberinde getirir. Sonra bu güç sahipleri güç odaklarındaki yerlerinden ayrıldıktan sonra farklı bir görüş güç odağı olduğunda bu kahramanlık veya mantıklı edimler tersine çevrilir ve devlet aygıtları bu sefer de eskiden propagandasını yaptıkları şeylerin anti-propagandası oluverirler. Tam tersi de mümkün. Yukarıda sözünü ettiğim Saddam gibi; tarihte Jean D’arc ve Geronimo; Hollywood’da William Wallace gibi…
Kahramanlıkla diktatörlük arasında –hatta bunlara teröristliği de ekleyebiliriz- ince bir çizgi var sanırım ve bu çizgi üzerinde yürümek her babayiğidin harcı değildir ve hatta en babayiğidin hiç harcı değildir. Devlet aygıtları ile aranızdaki açıyla ters orantılı olarak tanımlanış biçiminiz değişir. Bunlara uluslararası politika araçları da eklenince bu durum iyice karmaşık bir hal alır. Bir arkadaşım ile yaptığımız sohbetlerden birisinde insanlık, insaniyet ve samimiyet ile ilgili konuşurken konumuza Hitler de konuk sanatçı olarak katılmıştı. Burada sözünü etttiğimiz şey biraz Macchiavellici yaklaşımla aslında insanların -arada sırada kendilerinden halk olarak söz ettiğimiz insan güruhunun- yönetimi için bazı noktalarda dayatmanın ve didaktizmin şart olmasıydı. Bu yönlendirmeleri yapan insanlardan bir demet örnek ile sohbetimizi şenlendiriyorduk. Ghandi’nin “pasif direniş”ini yerel halka nasıl kendi başını ortaya koyarak kabul ettirdiğinden -burada halkın kendilerini biraz daha önemsemesi için kendini güç durumlara sokmasını niteleyince didaktizmi görebilirsiniz-, Napoleon’un nasıl Mısır’a kadar gittiğini, bütün bir Türk tarihinin gelişimini, Uzak Doğu yönetim kültürünü, A.B.D.’nin bütün eylemlerini demokratize eden ve mantığa bürüyen olumlama sistemini, Birinci Dünya Ülkelerinin Kolonileşme sürecinde yerel halklara yaptıkları, Güney Amerika’da Conquistadore’ları, Orta Doğu ve Arap tarihini ve daha bir çok şeyleri konu ederken Hitler’in de kenardan gizlice bize seslenmemesi biraz abes oldu. Biz bütün bunlardan bir bar kanepesinde bahsedebilirken, Hitler’in kanepenin kenarından sinsice görünmesi ne kadar acıydı bilir misin sayın okuyucu?
Hitler’i de oturttuk sohbetimizin ana fikrine ve konuşmaya devam ettik. İrdelediğimiz şey: Diktatörler ve onların eylemlerinin dünya tarihine yansımaları idi. Hitler ve yaptıkları dünya tarihinin en kanlı (?) eylemleri olarak kabul edilmesine karşın Hitler bunca insanın kanını dahi dökmemişti. Bir savaş anında NBC silahlarıyla, hatta atom bombasıyla, sivil halka rasgele ateş ederek, çoluk çocuğun tam anlamıyla öldüğü bile belli olmadan, kiminin sakat kalması, kiminin öksüz bir şekilde tüm hayatı boyunca acı çekmesine yol açacak bir vahşet mi revadır; yoksa banyo yapmaya gittiğini zannederken tependeki borudan ab-ı hayat yerine ab-ı mevt akması ve böylelikle engel olunamaz bir kesinlikle ebediyete intikal etmek mi revadır. Bu arada sanmayınız ki bizler boş vakitlerimizde kana susamış vahşiler gibi oturup insanlık tairihinin vahşetinden söz ediyoruz. Yeri gelmişti konuştuk. Tabi ki, ikisi de reva değildir ama ikisi arasında bir mukayese yapmış bulunduk. İşte, sohbetimiz bu gibi konular üzerinde demlenirken biz şöyle bir sonuca varmış idik: İnsalık dışı bir şey yaparken bile insani olmak. İşte bir diktatörün insanlık tarihinde nasıl yargılanacağını görmek için göz önünde bulundurulması gereken en önemli faktörlerden birisi budur.
Özellikle Türk tarihine baktığımız zaman tarihin başlangıcından bu yana sayısız darbeler ve yönetimsel katliamlarla, hatta bir noktada Avrupalının bize Barbar demesine yol açan kanlı savaşlarla var olmuş bir millet olarak Pinochet –ya da genelleyerek konuşayım Şili’nin ilk- askeri darbesi bize ve tarihe kıyasla makul görülebilecek bir düzlemde olmuştur, resmi kayıtlara göre üç bin kayıp veya ölü var. Bizim resmi kayıtlarımız bile yok. Ayrıca, -işte aleni diktatör olmanın en samimi yanı- Pinochet yönetimi olanları inkar etmiyor ve ört bas etmiyorlar. İşin ayrıca güzel yanı, Pinochet’yi halk sevmiyor. Politik çerçeve seviyor. Onu koruyan da bu politik çerçeve. Düşünsenize Kenan Paşa’yı halk sevmiyor mu? Huzur içerisinde resim yapmasına huşü ile bakmıyor mu? Hey hak, ah halk! Özellikle hemen her güney ilinde bir Murat Paşa Camii yok mu? Kuyucu Murat Paşa kimdir? Ödeviniz olsun, araştırın. Devlet bizim babamızdır. Babamız bizi hem sever, hem döver. İşte, kültürün devlet inşasına etkileri üzerine yüksek lisans tezi yazılabilecek kadar geniş bir alan.
İsterseniz bu araştırma alanının bozkırlarında göçebe olarak at koşturabilirsiniz. Tarihten alıntılar yapabilirsiniz. Pinochet askeri darbe ve diktatörlük konusunda bizden ufak kalır ey ahali! Gelin önce içimize bakalım. Okuyucu benim yazının başında çok kişisel, çok içsel bir giriş yapmış olmamdan sıkılmış olabilir ama şu anda vardığım noktayı desteklemesi mevcut duruma belki biraz açıklık getirir. Benim bu aylık savsaklamalarım bu kadar. Sizleri önce Diktatörler tarihi ve İnsaniyet, sonra Türk Yönetim Kültürü ve Toplum Etkileşimi, son olarak da Kuyucu Murat Paşa ile ilgili ödevinizle başbaşa bırakıyor ve bir sonraki sefere kadar arzu eden makinelerin arasına karışmaya gidiyorum. Ne olursanız olun ama samimi olun.
Aralık 2006
Text
Dünyanın yıkılması ve hala tutunacak bir dal bulamamış olan Hakan Taşıyan arasındaki bağlantıyı görebilen var mı? Vikipedi sayfasındaki büyük harflerin hegemonyasında yazılmış tanıtım yazısındaki şu satırlara kulak verecek olursanız biraz daha belirgin hale gelebilir:
“Gencecik ömrüne 2 dizi,1 sinema filmi,10 albüm ve yüzbinlerce fanatik sığdırması başarısında herhangi bir tesadüfün söz konusu olmadığının en büyük kanıtıdır.”
Neyse, bunların konumuzla alakası ne diye düşünecek olursanız, bir başka başarı hikayesine dikkat çekeceğim: Steve Jobs.
Steve Jobs’ın ölümü ile ilgili pek çok şey söylendi, yazıldı. Söylediği özlü sözler hayatımızı tekrar gözden geçirmemiz için Twitter’dan ve Facebook’tan günlük haberleşme sistemimize düştü. Herkesler üzüldü, kendini harap edenler oldu. Herkes, Steven Jobs’ın ölümüyle Apple markasını biraz daha ölümsüz kılacak hareketlerde bulundu. Ve sonuçta, “Steve Jobs ölmedi, Apple’ımda yaşıyor” noktasına vardık.
Ama dikkatinizi çekmek istediğim bir başka nokta daha var. New York’ta Wall Street 23 gündür eylemcilerin işgali altında. Küresel ölçekli bir kriz—bir öncekinden daha fena şekilde—bastırıyor. Orta Doğu parçalanıyor ve yeniden şekillenmeye çalışıyor. Yunanistan iflas etti. İtalya iflas edecek. İngiltere tarihindeki en büyük ekonomik krizi yaşıyor. A.B.D. okeye dönüyor. Wall Street’teki işgal genişliyor ve diğer şehirlerdeki ekonomik merkezlerde de benzeri işgaller başlamış durumda. Benzeri eylemler Londra’da da büyümeye başladı. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’da bir bahar havası varken, Avrupa ve Kuzey Amerika’da son bahar yaşanıyor. Ve yakında başka memleketlere yaz gelecek. Hayat değişecek.
Kısaca söylemek gerekirse: bildiğimiz dünyanın sonu geldi. yeni bir dünya düzeni, yeni bir dünya tarihi sancılı bir doğum sürecine girdi.
Tam da bu noktada, Steve Jobs’ın ölümüyle hatırladığımız “Zamanınız kısıtlı, bu yüzden o zamanı başkasının yaşamını yaşayarak harcamamalısınız” sözü üzerinden fark etmemiz gereken şey (isterseniz Hakan Taşıyan’ın “tutunacak dal teorisi” üzerinden de fark edebilirsiniz): Dünya yıkıldığında gerçekten olmak isteyeceğiniz yere yakın bir yerde mi duruyorsunuz? Dünya yıkılsa da ben bu kişi olarak hayatıma devam edebilirim, diyor musunuz? Eğer durmuyorsanız, hemen şimdi dünyanızı değiştirmeye başlayın. Yoksa, dünya yıkıldığında varlığınızı gösterebileceğiniz bir dünyanız olmayacak.
O zaman geldiğinde, Stoa düşüncesini şekillendirmiş olan önemli düşünür Seneca’nın hep savunduğu: erdemli insan, kendi özünde taşıdıklarından başka bir şeye ihtiyaç duymayan insandır, önermesi tekrar geçerli olacak. Çünkü, rahat ve korunaklı mağaralarımızdan çıkmak ve dünyada yeni bir kavimler göçüne dahil olmak zorunda kalacağız.
Bugünlük benden bu kadar post-apokaliptik vahiy yeter. Beni deli sanmaya başlamadan önce susayım.
Text
Bilgi denizinde boğulmamak için: şamandıraları geçme.
Bir zamanlar, elektrik enerjisinin herkesin kullanabileceği kadar yaygınlaşacağını, evimizdeki bir priz aracılığıyla elektrikli aletler kullanbileceğimizi düşünmek, inanılması güç bir fikirdi. Thomas Edison, ilk elektrikli ampulü ürettiği zaman, bu icadın bir gün hepimizin gecelerini aydınlatacağını ve onun altında kitap okumanın mümkün olacağını—Anadolu topraklarındaki bir kişi—söyleseydi, ona verilecek en kısa ve net cevap ancak şu olabilirdi: Hassiktir lan!
Bugün, o ampulün ışığının altında kitap okuyabildiğimiz gibi, o ışığın altında yazılmış olan senaryolar üzerinden, o ampulden bin kat daha güçlüsünün altında çekilen sinema filmlerini, yine o prizden gelen elektrik enerjisiyle çalışan televizyonlarımızdan, yine o ışığın altında—veya keyfe göre o ışığı kapatarak—izleyebiliyoruz. Evlerimizde her an kullanıma hazır bekleyen o elektrik enerjisiyle yapabileceklerimiz sadece bunlarla sınırlı değil. Elektrik enerjisi ve beraberinde getirdiği yenilikler, hayatlarımızı geri dönülemez şekilde değiştirdi ve evrensel gelişimimizde bir çığır açtı.
“Is Google Making Us Stupid?” (Google Bizi Aptallaştırıyor mu?) gibi vizyoner kitapların yazarı Nicholas Carr, yeni kitabı “The Big Switch: Rewiring the World, From Edison to Google” ile (Büyük Düğme: Edison’dan Google’a Dünyayı Yeni Kablolarla Döşemek) elektrik enerjisinin icadından üretimine, santrallerden evlerimize kadar uzanan hikayesini mecaz alarak bize dünyanın çığır açacak yeni bir değişimin içerisinde olduğundan söz ediyor: Bilginin evimizdeki bir prize taşınması.
Carr, “Cloud Computing” kavramının önümüzdeki zamanlarda çok önem kazanacağını ve elimizdeki bilgi saklama donanımlarının önemini kaybedeceğini iddia ediyor, çünkü geçirdiğimiz bu değişimin sonunda ulaşacağımız gelişmişlik noktasında, bilgi işlemcilerimizi—tıpkı elektrik gibi—evlerimizdeki bir prize takarak “bilgi”ye ulaşabileceğimiz bir biçime geleceğini söylüyor. Ondan sonra dünyanın tüm bilgisi ellerimizin altında olacak.
Bence, buraya kadar her şey tamam. Her şey normal—bu beklenti çok hayalî gelmiyor; hele ki, elektrik enerjisi örneğini verdikten sonra. Fakat, bundan sonrasında insan faktörü öne çıkıyor. Bu bilgiye herkes ulaşabilecek, ama insanlar bu sonsuz bilginin ne kadarıyla ilgilenecekler? İnsanlar, bu sonsuz bilgi denizinde nerelere yelken açacaklar?
Bu soruyu ben korkutucu bulmuyorum, bu sorunun hepimize aşikar olan cevabını ise acıklı buluyorum. İnsanların bu bilgi denizinde ne yapacaklarının yanında bir diğer soruyu da düşünmemiz gerekiyor: Diğer her şey gibi, bilginin ve bilgi akışının kontrolünü de kendi denetimi altında tutmak zorunda hisseden “devlet” kurumu bu denizin neresinde yer alacak?
Şurası kesin ki, devletlerin varoluşu, insanların zihinlerinde ayırdıkları yerde mümkündür. Yani, bir grup insan bir devletin varlığına ve meşruiyetine şehadet getirdikleri noktada, o devlet ancak var olabilir. Bu devletlerin var olabilmesi için, belli sınırlar içerisindeki insanların çoğunluğunu kendi varlıklarına ikna etmeleri gerekli. Bu da ancak bu insanların düşünce sistemlerini ve algılama biçimlerini bu varlığa inanacak şekilde kurgulamaktan geçer. Bu yüzden, herhangi bir devlet vatandaşının neyi ne zaman nerede ne kadar bilmesi gerektiğini kontrol etmek ve mümkünse gereğinden fazla şey bilmesini önlemekle yükümlüdür.
Bilgi, farkındalık sahibi olan için değerli, farkında olmayanlar için korkutucu bir şeydir. Farkında olan bilgi denizine atlayıp yüzer—belki boğulur—farkında olmayan ise bilgi denizinin kenarında durup taş atar.
Sansür, bu bilgi denizinde bir şamandıra gibidir. Boğulmanızı önler.
Sözünü ettiğim bilgi denizi, kendi sonsuzluğu ve akışkanlığı içerisinde devletlerin kurmaya—ve katılaştırarak ve somutlaştırarak korumaya çalıştıkları—bu sınırları yıkacağı kesin. Hatta şimdiden, Google ve Facebook üyelerine baktığımız zaman dünyanın en kalabalık iki topluluğu oldukları bariz. Bunun da en nihayetinde millet, milliyet, milliyetçilik, ulus devlet, ülke, vatandaşlık gibi kavramların önemini kaybetmesine yol açacağını, yeni yaşayış ve varoluş biçimlerini ortaya çıkaracağını ön görmemek elde değil.
Bu öngörüyü bir tek ben yapmıyorum. Bu öngörüyü devleti yöneten mevcut iktidar—ve dünyadaki pek çok diğer ülke yönetimi de—yapıyor. Bu öngörü sonucunda, bu bilgi denizinin önüne insanların boğulmayacağı bir noktaya şamandıralar koymak istiyorlar.
“Şamandıraları koyalım ki, vatandaşlarımız bilgi denizinde boğulmasınlar, kendilerini kaybetmesinler.”
Çin, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkeler demokrasi denilen kavramdan nasiplerini alamadıkları için, bunu gizlemeye ihtiyaç duymadan, alenen yapıyorlar. Daha gelişmiş ülkeler ise bunu demokratik literatür içinde, bir kavramın bünyesinde yumuşatarak yapıyorlar. Ama sonuçta, şamandıraların renkleri farklı olsa da mevcut dünya düzeni içerisindeki tüm yönetim birimleri bunu yapıyor. Yani, sansür her yerde bir şekilde mutlaka var.
Tam bu noktada, konuyu kapatıp Türkiye’de 22 Ağustos’ta etkin hale gelecek filtre uygulamasına geçmek istiyorum. Bu filtre uygulaması için bize, dünyaya ve geçenlerde Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt’e sunulan rasyonel şu: “Muhafazakar ve az eğitimli aileleri internetin uçsuz bucaksızlığından korumamız lazım.”
Yani, burada şair şunu demek istiyor:
Bilgi, önemli bir şeydir, ferahlatıcı serinletici bir deniz gibidir. Fakat, bizim insanımız yüzme bilmez. Bu yüzden, kimse boğulmasın diye biz şamandırayı boyu geçmeyen bir yere yerleştireceğiz. Bunu da sizin iyiliğiniz için yapıyoruz.
Altında kitap okuduğumuz ampulü, kendisini ifade eden bir simge olarak benimsemiş bir siyasi parti, bize—diğer bir deyişle—diyor ki, parmağınızı prize sokmayın diye elektrikleri keseceğiz.
Buna benzer bir çoğulcu yaklaşım dünyanın her yerinde geçerli: Sınırları en arkadakilere göre belirlemek. Bilimsel bilgi sahibi olmak anlamında en ileridekiler, toplumu yüceltecek, bilimi geliştirecek, ekonomiyi coşturacak olan o kişiler ise—en arkadakileri beklemek ve hayatlarını onlara göre yaşamak durumunda kalırlar. Yani, o prizdeki elektrikle hayatımızı değiştirecek buluşlar yapacak insanlar, başkaları parmağını prize sokmasın diye elektrikler kesildiği için bu buluşları yapamayacaklar…
Türkiye’de son seçimler de bunun en büyük ispatı: Biz ilerlemek istemiyoruz, biz böylece durmak istiyoruz. Bize karışmayacak, ataletimizi yüceltecek, adaletimizi çömeltecek bir yönetim istiyoruz.
Kısaca, ben yüzmek istemiyorum arkadaş, ben şurada kenarda iki batayım çıkayım, ferahlayayım, bana yeter. Nihat Doğan, sözüm sana! Sonra da Derya Büyükuncu’ya laf ediyorsun… Bence bu ülkeden bir yüzücünün çıkmış olması bile bir mucize.
Ama Kaptan Ahab’ı hatırlatırım: Eğer birisi, o beyaz balinanın peşine düştüyse, kimse durduramaz artık onu… Beyaz balinadan başka… Sonuç olarak, birileri ne kadar denizin önüne set çekmeye çalışsa da, yüzmelerine veya yüzme öğrenmelerine engel olsa da, denizciliği yasaklasa da… O bilgi denizinden iki damla, Yahya Kemal’in iki dizesi, bize ilham verir:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Page 1 of 37
© 2009 - 2010 — ¿ f a r k e t t i m ?